Kaçaklar ve mülteciler
Y.Faruk Kanber

Y.Faruk Kanber

Kaçaklar ve mülteciler

15 Şubat 2016 - 17:39 - Güncelleme: 23 Kasım 2016 - 16:52

“Ben Suriyeli bir çocuğum. Adımın bu hikayede bir önemi yok. Çünkü son zamanlarda benim gibilerin isimlerinin pek bir kıymeti yok. Bu yüzden anlatacaklarım bitene kadar, beni, herkesin yaptığı gibi Suriyeli bir çocuk olarak anımsayın.

Kederin can alıcı noktası tam olarak ne zaman başladı, hatırlamıyorum. Emin olun günler karardığında zamanın pek bir değeri kalmıyor ve eskiden olduğu gibi ayları ya da haftaları kolayca birbirinden ayıramıyorsunuz. Bombaların düştüğünü önce haberlerde izleyip sonra da o patlamalar sizin şehrinize uğradığında, hele ki benim gibi bir çocuksanız, gökyüzü kararıyor ve korku hüküm sürmeye başlıyor. Yaşayarak öğrendim, korkunun olduğu yerde zaman kavramının herhangi bir anlamı yok.

Binalar darmaduman olup, kuzeye, size kucağını açan ve kendinizi güvende hissedebileceğiniz yegane özgür ülkeye kaçmaktan başka bir fırsatın sahibi değilseniz, tek şansınız yollara düşmek. Ama üzülmeyin, hayal kırıklığına da uğramayın; bu öyle tatil yapmak ya da yeni yerler keşfetmek için çiçeklerle bezenmiş temiz kokulu ve güneşli bir yol değil. Tam da manşetlerin ihtiyacı olan ve kulakların duymak istediği gibi, çileye batıp çıkmış, alternatifsiz, dar, gölgeli bir patika.

Elbette tehlikelerle de dolu. Kaçmaya başlamanız, ölümü geride bıraktığınız anlamına gelmez. Kaosun bizatihi kendisi, yaşayabileceğim en büyük yıkım ölümle birlikte uğradı ve bu da babamın kalbinden yediği kurşuna denk geliyordu. Zaten önce hep babalar ölür, değil mi?

Fakat benim yaşadığım ölüm dolu hikayeyi anlamanız için daha makul konuşacağım, daha az kan ve uzuvdan bahsederek. Bu tıpkı, birbiri ardına dizili domino taşları gibi. Devrilme bir kez başladığında gerisi geliyor ve siz buna karşı koyamıyorsunuz. Öyle bir durum çünkü, babamın bizi terk etmesiyle birlikte sıra anneme geldi. Kendini, üç çocukla birlikte, tüfeklerin ne taraftan ya da ne zaman tarayacağını bilemediği ıssız bir bozkırda buluvermişti. Umut çok uzakta, belirsizliğin ve bilinmezliğin tam orta yerinde, şavaşı geride bırakmamız için daha çok adım vardı önümüzde.

Annem bir şekilde çıldırdı. Sabahın birinde uyandığımızda yoktu ve kendi başımıza kalmıştık. Kaçtı mı, öldü mü, delirdi mi, hiçbir zaman öğrenemedik. Ablam, büyük abim, ben, yola devam ettik. Şimdi sizi biraz hayal kırıklığına uğratabilirim; ağlamaya bile vakit bulamadık. Bunu düşünecek halimiz yoktu artık. Tek yapabildiğimiz, nokta nokta erimiş plastik tabanlı ayakkabıların altında taşlı kırları hissetmek, yürümek, yürümek, yürümek…

Şimdi merak ettiğiniz kısma gelelim. Yurdu geride bırakıp kuzeydeki ülkeye vardığımızda zorluklar öyle birden kaybolmadı. Aksine olduğu gibi devam etti. Pasaportumuz olmadığı için, bir grupla kaçak bir şekilde sınırı aşmıştık. Kamplara gitmeye cesaretimiz yoktu.

Böylece çalışmayla ilgili bölüm başladı. Abim, en büyüğümüzdü ve aklınıza gelebilecek en pis işlere bulaştı. Sırf bizi hayatta tutabilmek için. Henüz on sekiz değildi. Hayatı boyunca okulu kırdığında hiçbir vasfı yoktu. Onu bekleyen tek çıkar kimsenin göz dikmediği işlerden geçiyordu. Mezba temizlikleri, hayvan pislikleri, kasap atıkları, aklınıza ne gelirse… Geriye ise onca saatin ardından sadece günlük karın tokluğu çıkıyordu.

Ben de çalışmayı denedim fakat pek başarılı olduğum söylenemez. Abimin kenara koyabildiği cüzi miktarda parayla bana ayakkabı boya kutusu aldık. Çok geçmeden, dükkanının önünü işgal ettiğim için ilk dayağımı bir esnaftan yedim. Birkaç yumrukta ya da tekmede sıkıntı yoktu. Onca çilenin ardından bir şey sayılmazdı. Ama kutunun kırılması gerçekten kötü olmuştu. İşte o zaman bombalar düşmeden önce sahip olduğum hislerim geri geldi ve kalbimin içine bir bıçak saplanmış gibi hissettim.

Böylece, tüm yardımseverliğine ve açtığı kucağa rağmen daha fazla kuzeydeki ülkede dayanamayacağımıza karar verdik. Ailemiz bizimle değildi, yanımızda herhangi bir büyük yoktu ve bizim gibilerden sürüsüne bereket etrafta dolaştığı için, yıpranmışlığımız kimsenin gözüne batmıyordu. Yardım alamıyorduk.

Tekrar yollandık. Bu sefer batıya doğru. Abim bir evin önünde bize uygun ayakkabılar bulduğu için şimdiki yürüyüşümüz daha rahat geçiyordu. O şehirden bu şehre, bazen yalnız başımıza, bazen başka Suriyeli gruplarla ilerledik. Ama en nihayetinde sadece biz vardık. Kimseye güvenemezdik. Kimseden medet umamazdık. Artık hayat vahşiydi ve pabuçları sağlam bağlamamız gerekiyordu.

En batıya, güneydeki sahillere ulaştığımızda, başka Suriyeliler bizi kaçakçılarla tanıştırdı. Denizin öbür tarafına insan taşıdıklarını söylediler. İlk önce bizim gibi mültecilerin buna neden heves ettiğini anlamamıştım. Bu vakitten sonra herhangi bir umut yoktu. Işık parlamayacaktı. Ama abim, bu yurdun da kaçaklarla dolup taştığını ve arkadan gelenlerin başka ülkelere gitmesinin daha iyi olacağını söyledi. Suyun karşısına geçtiğimizde kimse bizi geri göndermezdi ya!

Gözden ırak olmak için soğuk bir akşamüstü, dar bir teknede, taşıyabileceği kapasitenin iki katı yolcuyla yelken açtık. Bir an olsun tüm çilelerin sona erebileceğine ve ailem için yas tutabileceğime dair bir kıpırtı barındı içimde. Özgür dünyaya, medeniyetin göbeğine gidiyorduk. Bizi daha rahat ve kolay bir hayat bekliyor olabilirdi. Öyle öğrenmiştik. Bunları elde etmek önemliydi. Fakat son zamanlarda olduğu gibi, hoş düşünceler çok sürmedi.

Tekne ağırlığa daha fazla dayanamayıp yan yattı. İlk sarsıntıda, sonsuz karanlıktaki korkunç gökyüzünü izliyordum. Yıldızlar yoktu. Ay yoktu. Sadece isli bulutlar… İnsanlar, yanlarındakini tekmeleyip birbirlerinin üzerine tırmanmaya çalıştı. Bu arada ezildim. Abimi, ablamı kaybettim. Bağırıyordum ancak onca kükremenin arasında sesim sönüp gidiyordu.

Sonra kendimi buz tutmuş bir suyun derinliklerine doğru batarken buldum. Bir şeyler beni aşağıya çekiyordu. Yukarıda, suyun üstünde yaşanan can pazarını görüyordum. Ben düştükçe atılan çığlıklar uzaklaştı. Sisli, bulanık ay ışığından bana yansıyan, dehşet içindeki insan bedenlerinin gölgesini izledim. Su daha da soğudu. Biraz daha.

Boğulmadan evvel, sol kolumu bir köpekbalığı ısırdı. Bacaklarımı bir başkası. İyi haber! Bu sayede, endişe etmenize gerek kalmadı. Artık cenaze masraflarından azat edildiniz. Geriye kalan vakitte dünyaya daha fazla yük olmayacağım.”

Bu yazı 1355 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar