BİR KASABADAN NOTLAR- DOLMA
Mustafa Yolcu

Mustafa Yolcu

BİR KASABADAN NOTLAR- DOLMA

17 Ocak 2018 - 21:45 - Güncelleme: 17 Ocak 2018 - 21:57

BİR KASABADAN NOTLAR

DOLMA

Bu yazı dizisi 1956 yılında, İskilip Ortaokulun da edebiyat öğretmeni olan Osman Yalçın tarafından yazılarak, İstanbul’da yayın yapan dergide yayınlanmıştır.

Osman hocanın ailesi Balkanlar dan muhacir olarak Bozhöyük e yerleşir.  Osman yalçın ortaokul dan sonra Öğretmen okuluna gider. Daha sonra ’da Eğitim Enstitüsünü bitirir. Öğretmen olarak İskilip Ortaokulu’na tayin olur. İskilip’te 4- 5 yıl kalır. Çok güzel bir yazı dili vardır. O yıllarda yaşananları kaleme almış, şimdi o günleri sizlerle paylaşıyoruz.

Dolma yazısında Osman hocanın ’da atladıkları var. Davete gidilen evde, önce gül suyu ile lokum ikram edilirdi. Helva dan sonra bamya, son dolma ikram edilir, sedire oturulduktan sonra kahve verilirdi.

 

Dolma geleneğinin hiç bozulmadan, eskiden olduğu gibi devam etmesinden yanayım. Şimdi ise, dolmanın evde yapımından uzaklaşılarak, düğün salonu gibi yerlerde ikram edilmesi tasvip etmeyeceğim husustur. Böyle giderse bu geleneğimiz, tamamen yozlaşacaktır.

Şu anda Çorum’un düğünlerinde; Çorum baklavası, böreğinin ikramı ortadan kalkmıştır. Bayramlar da bile baklava yapılmamaktadır. İskilip bu konuda daha istikrarlı olmuş ama bu süreç böyle devam ederse, bizde de sona erecektir.

Osman hocanın yazısı ile sizi baş başa bırakıyor, yenilen DOLMANIN afiyet olmasını diliyorum. M Yolcu.

Yerli bir memur arkadaş tanıyorum, namazında niyazın da. Kendisini kasabanın bütün geleneklerine kaptırmış. Rahat yaşıyor. Bu arkadaşın iki dolma daveti aldığı gün olur. Sarı davet zarfını uzattıkları zaman, yüzü hafif kızarır. Tatlı bir tebessüm yüzünü kaplar. Sonra: Yine mi dolma, der. Desene bu hafta yaşadık.

Sonra başlar kasabanın methini etmeye.

Efendim, bu kasabanın suyuna, dolmasına hayranım. İşte onun için buradan ayrılamam ben! Yok efendim, hiçbir yere gidemem! Ama aynı güne iki dolma çıkınca çok üzülüyorum. Biri sebepsiz yere ziyan oluyor. Şimdi hangisine gideyim? Birine gitsen diğeri, ötekine gitsen diğeri gücenir. Şunları sıra ile, birbirlerinden haberli yapsalar olmaz mı?  

 

Sonra sarı zarfı katlar, özenerek cebine kor. Hafif hafif göbeğini yoklar. Bir gün sonra yiyeceği dolmayı tasarlar. Çok zaman heyecanlı, heyecanlı anlattığı olur.

-Ne nefistir efendim, memleketimizin dolması. Tadına doyum olmaz. Şöyle kaşığı eline alıp, giriştin mi? Dağ gibi dolmanın önünde eridiğini görürsün. Basarsın kaşığı dolmaya. Dayanırsın turşuya, ayrana.

Gerçekten kasabanın dolması çok meşhurdur. En küçük vesile ile dolma ziyafeti verilir. Bir mevlit, bir sünnet, bir düğün herhangi bir ziyafet, bir adak, nişan mutlaka dolma ile kutlanır. Onun için kasabanın meşhur Dolmacıları vardır.  Bunların çoğunun geçimi dolma pişirmekledir.

Kasabanın eskiden bakırcılığı çok ileri imiş. Şimdi bakır eşya eski önemini kaybedince, bakırcılık ta sönmüş. Ama hangi yerli eve gitseniz, eskiden kalmış büyük bir dolma kazanı ile dolma lengerini bulabilirsiniz.  

Dolma işte, bu meşhur Dolmacıların büyük kazanlarında pişirilir. Pirinç ve kuzu, ya da koyun bu kazan içine konur. Pirinç te torba içine konur.  Sonra da büyük kazanın içine, üç ayakların üzerine konur. Dolma kapalı kazanın içinde, kazanın buharı ile yavaş yavaş pişer. Kazanın altında meşe odunu yakılır.  Pirinçler tane tane pişer. Et suyunun kokusuna da içine çeker. Dolmanın çok lezzetli olduğunu tahmin edebilirsiniz.

Davetliler büyük sininin etrafına, bağdaş kurup oturur. Sofraya önce taslarda şehriye çorbası gelir. Çorbaya et suyu katılmıştır. Bu sebeple yağlı ve lezzetli olur. Çorbanın yanında uzun uzun kesilmiş yuvarlak pide bulunur.  Çorba sofradan kalkınca, lengerde dolma ve taslarda ayran ile turşu gelir.

Dolma sofrasının da ayrı bir özelliği vardır. Dolma, lengerin içine dağlar gibi yığılır. Pişmekten adeta erimiş kuzu, bu dağın üzerine oturtulur. Çapı 1,5 metreyi bulan büyük bir sini ortaya getirilir. Dolma lengeri de büyük sininin ortasına konulur. Etrafına da turşu ve ayran tasları sıralanır. Bismillah deyip kaşıkları alıp, dolma dağına başlarlar dört tarafından saldırmaya.

Tabi bu arada, karşılıklı nükteler savrulur. Yarışlar yapılır, bazen iddialı dolma yiyenler olur. Dolmanın methi devam ederken, kaşıklar bir taraftan ayran ve turşu taslarına dalar.

Arkasından helva gelir. Kasabanın helvası da dolması kadar meşhurdur. Anadolu’nun hiçbir yerinde, buradaki kadar nefis etli pilav ve helva yapıldığına rastlamadım.  Dolmanın arkasından gelen helvanın da aynı iştah ve heyecanla yenilmesini dua okunması takip eder.  İkinci etsiz dolma, küçük bir dağ yığını halinde önümüze tekrar getirilir. Bu dolmadan birer kaşık almak adettir. Nihayet dua yapılır. Sofradan kalkılır. Siz kenardaki sedire geçip sade kahvenizi beklemek için sıraya girdiğiniz aralıkta, sofra temizlenmiş, yenisi kurulmuş, ikinci davetli partisi de yerlerini almıştır.   Sofradan kalkanlarla, yeni oturanlar arasında şakalaşmalar olur. Sofranın en çok yiyen kahramanı, yeni misafirlere takdim edilir ve acele ile evden çıkarılır.

Dolmadan sonra gidilen yer kulüptür. Siz daha kapıdan çıkarken, yeni bir üçüncü partinin gelmekte olduğunu görürsünüz. Dolma sahibi saatlerini öyle ayarlamıştır ki, bir sofra da bulunması gereken 15- 20 şahıs vaktini hiç aksatmadan gelir, dolmasını yer ve çıkar. Her kes zamanın önemini bu işte kavramıştır. Hiç kimse vakti aksatmaz ve gecikmez. 

Dolma günleri ekseriya, cumartesi ve pazara rastlatılır. Sabahın erken saatinde başlayan bu ziyafet, dolmayı verenin gücüne göre birçok partiler devam eder. Kasabanın ileri gelen memur ve kasabanın ileri gelenleri daha geç vakitlere doğru öyleye yakın veya öyle üzeri çağrılırlar. Dolmadan çıkanlar soluğu kulüpte alırlar. Her kes halinden memnundur. Yeni gelenleri içerdekiler güler yüzle karşılar ve hemen saatlerine bakarlar. Acaba vakit geldi mi? Biri uzaktan seslenir:

-Haydi dolmaya giden var mı? Haydin.

-Ve böylece yeni bir parti daha dolmanın yolunu tutar.

DAVULCU AHMET

Büyük şehirler de oturanların, alıştıkları bazı sesler gürültüler vardır. Örneğin İstanbul da Kadıköy- Pendik arasında oturanlar banliyö treninin sesine alışmışlardır. Bu sesi hiç yadırgamazlar. Aksine sesin kesildiğini düşünün. O onlar için büyük bir boşluktur.

Boğazda oturanlar, motor sesine alışmışlardır. Vapur sesleri ile vakitlerini ayarlayan bile olur.

Bir kenara sıkışmış kalmış kasabanın sesi olumu diyeceksiniz. Evet olur. Davul sesi!

Sabahleyin en erken saatte uyanırsınız. Pencerenizin dibinde bir davul gümbürder. Bu davulcu Ahmet in davuludur. Çevrenizde bir düğün var demektir. Çok erken saatte davulun sesi duyulur. Ahmet davulun ustasıdır. Öylesine çalar. Pencerelerinizin zıngırdadığını görürsünüz. Gümbürde güm. Gümbürde güm.

İlk zamanlar uyuyamazsınız. Davul sesi bazen azalır, bazen pencerenizin dibine kadar sokulur. Alçalır, yükselir, donuklaşır, perde perde uzaklaşır.  Tekrar yaklaşır. Nihayet sizi kavrar. Bundan sonrası kolaydır. Artık bu sesle arkadaş oldunuz demektir.

Kasaba da düğün olmadığı günler pek azdır. Zaten davul bir tek gün değil, günlerce çalar. Bir düğün ile ikincinin arasında bir hafta da olsa, iki düğün birbirine girmiş demektir. O halde davul sesi fasılasız devam edecektir.

Ahmet in davuluna bazen kasabanın bandosu da katılır.  Ne çaldığı bir türlü anlaşılmayan bu takımın da bir davulu vardır. Ama bu davulu bir ihtiyarcık çalar. Bazen davulun sesini, diğer çalgıların bastırdığı olur. Ama Ahmet in davulunu asla.

Davulcu Ahmet’i düğün alayının başında görmelisiniz. Daima en öndedir. Karayılan kadar kıvrak ve güzel çalamaz ama, onun kadar dinç çalar. Yolda giderken sağını solunu mutlaka kollar. Yanından geçenleri yandan gözler. Bir topluluğun kendisini değil de alayı seyrettiğini gördü mü, ilgiyi çekmek için canlanır. Davulunu başının üstüne kaldırır; indirir, eğilir, bükülür. Davul üstte, o altta güreşir. Döner, kıvrılır, tekrar dikilir. Yükselir hızlı hızlı vurur. Davulu şimdi patlayacak dersiniz. Sizin ilginizi çekti mi alayı durdurur. Davulunu savurarak alaya meydan açar. Sonra ortaya döner. Bütün heyecanı ve isteği ile davula vurur vurur.

Kafanız da patlayan gümbürtüye hemen alışırsınız. Halkayı çoğaltır, büyültür. Ahmet in etrafını sararsınız. Artık davulcunun isteği olmuştur. Artık davulunu sizi dinletmek için bütün hünerini ortaya döker. Sesi önce öylesine yükseltir ki gök gürlüyor sanırsınız. Sonra birden davulun sizden uzaklaştığı zannına kapılırsınız.  Oysaki Ahmet yine ortadadır. Ses perde perde uzaklaşır, tekrar yakınlaşır, gümbürder, yalvarır, emreder. Nara atar, oynayanları çileden çıkarır. Bu sırada etraftan veya oyunculardan beğeni sözleri işitmeye görsün Ahmet! Eh o zaman kendisi de oyuna katılır.  Coşar, oynar, oynar. Ter içinde kalır.

Dini bayramlar, Ramazan bütün bir ay, düğünler, güreşler, milli bayramlar da Ahmet in davulu bütün kasabayı ayağa kaldırmaya yeter de artar bile.

Böylece kasabaya geldiğiniz ilk haftalar da bu davulun sesini çok yadırgarsınız. Sabahın ilk saatlerinde onur gümbürtüsü ile uyanır, gecenin geç saatlerinde başınızı yastığa koyduktan sonra dahi, sesle uyanık kalırsınız. Ama bir iki hafta geçti mi sese öylesine alışırsınız ki, onsuz kasaba boşalacak sanırsınız. 

Bazen Ahmet in yakın köylere gittiği olur. Kasabanın havası birden sakinleşir. Hiç ses almamak, ne fenadır. Yalnızlık birden üstünüze çöker. Ahmet’i ve davulunu ararsınız. Garipleşirsiniz. Velhasıl davul sesi kasabanın bir süsüdür. Kasaba onsuz olamaz.  

Derleyen: Mustafa Yolcu 17.01.2018

myolcu53@gmail.com

 

 

  

Bu yazı 1555 defa okunmuştur .

Son Yazılar