Online ÜyelerÇevrimiçi üye yok
|
|
Pazartesi, 07 Temmuz 2008 |
Pazartesi, 07 Temmuz 2008 | 784 defa okunmuştur.
Prof.Dr.Fahri UNAN Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi
(*)Türk Kültür Tarihi İçerisinde Çorum Sempozyumu (tebliğ, 14. Uluslararası Çorum Hitit Fuar ve Festivali Çerçevesinde; 14 Temmuz 1994, Çorum) (Tebliğin yayımlanmış sûreti için bkz. Tarih Çevresi, Sayı 12 (1994), s. 19-26. Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi. Bkz. Mecdî Mehmed Efendi (trc.), Hadâ’ıku’ş-Şakā’ık [Terceme-i Şakā’ık-i Nu’mâniyye] (haz. A. Özcan), İstanbul 1989, s. 20-21. Âşık Paşa-zâde, Âşık Paşa-zâde Târihi (neşr. Âlî Beğ), İstanbul 1332, s. 205; ayrıca bkz. Köprülü M. Fuad, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, 2. baskı, Ankara 1972, s. 152 vd; Ocak A.Yaşar, Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler (XIV-XVII. Yüzyıllar), Ankara 1992, s. 85-93. Barkan, Ö. Lütfi, “İstilâ Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler”, Vakıflar Dergisi, 2 (1942), s. 285. Barkan, a.g.m., s. 283. Atâyî, Hadâ’iku’l-Hakā’ik fî Tekmileti’ş-Şakā’ık [Zeyl-i Şakā’ık] (haz. A. Özcan), İstanbul 1989, 1, s. 344. Atâyî, a.g.e., 1, s. 353. Atayı., a.g.e., 1, s. 344. Ali Kuşçu hakkında bkz. Mecdî, a.g.e., s. 180-184; Ünver, Süheyl, Ali Kuşçu, Hayatı ve Eserleri, İstanbul 1948. Hakkında bilgi için bkz. Mecdî, a.g.e., s. 117-120. Muslihüddîn-i Kocavî için bkz. Mecdî, a.g.e., s. 259-261. Şeyh İbrâhîm-i Kayseri, Akşemşeddîn’in halîfesi olup “Tennûrî” lakabıyla da tanınmakta idi. Rivayete göre, “zamân-ı sülûklerinde kabza düşüp vâkı’ada tennûr-ı germ ile müşâhedeye me’mûr olup tecribe eyledikde def’ olmağın işâret-i şeyh ile fukarâsına mevrûs olmuş” idi (Atâyî, a.g.e., 1, s. 64). Mecdî, a.g.e., s. 349. Atâyî, a.g.e., 1, s. 344. Mecdî, a.g.e., s. 351. Mecdî, a.g.e., s. 350. Mecdî, a.g.e., s. 350; ayrıca bkz. Atâyî, a.g.e., I, s. 347; Baysun, Cavit, “Ebussuud Efendi”, İslâm Ansiklopedisi, IV, s. 92. Ebussuud Efendi’nin doğum târihi Atâyî tarafından 17 Safer 896 (30 Aralık 1490) olarak verilir. Müstakim-zâde Süleyman Efendi ise, Devhatü’l- Meşâyih (neşr. Z. Kazıcı, İstanbul 1978, s. 23-24)’te ikinci bir doğum târihi verir: 17 Safer 897. C. Baysun da (a.g.m., 92) Nev’î-zâde Atâyî’ye atıfta bulunarak, Ebussuud Efendi’nin İskilip’te doğduğunu yazmaktadır. Ancak, atıfta bulunduğu sayfada açıkça “mahrûres-i Kostantiniyye kurbünde vâki’... Müderris köyünde pertev-endâz-ı ‘âlem-i vücûd ... olmuşlar idi.” denilir. İ.H. Uzuncarşıl ise (Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, 3. baskı, Ankara 1988, s. 71), “Eyüp’te babasının tekkesinde doğmuştur” demekte, fakat kaynak zikretmemektedir. Onun, İstanbul’da doğmuş olmasına yapılan itirazlar arasında, babası Şeyh Yavsı’nın Amasya’da Şehzâde Bâyezid ile görüştüğü sırada, Ebussuud’un yedi yaşlarında bulunduğu rivâyetleri de vardır. Ancak, bir lakım kronolojik değerlendirmeler, bu rivâyeti bir tarafa itmektedir. Çünkü, II. Bâyezid, 1481’den önce Amasya’da vâli idi. Babasının ölümü üzerine 1481’de tahta çıkmıştı. Şeyh Yavsı’nın Bâyezid ile Amasya’da ne zaman görüştüğünü bilmiyoruz. Ancak, bu hesâba göre, söz konusu görüşmenin en azından 1481’den önce olduğu kesindir. Eğer buluşma sırasında Ebussuud Efendi yedi yaşlarında bulunuyor idiyse, buluşma târihini 1480 kabûl edecek olsak bile, Ebussuud Efendi’nin en azından 1473’le doğmuş olması lâzımdır. Kendisi için verilen doğum târihi ise, yukarıda belirtildiği gibi, ay ve günü de dâhil 1490’dır. Buna göre, arada yaklaşık 17-18 senelik bir târih hatâsı söz konusu olabilir ki, Ebussuud Efendi’nin son yıllarını idrâk etmiş, oğullarını yakından tanımış, yetiştirdiği kimseleri çok iyi bilen birisi olarak Atâyî’nin, 17-18 yıllık bir hatâ yapması mâkul gözükmemektedir. Hâlbuki, Ebussuud Efendi vefat ettiğinde (982/1574) “sinn-i şerifleri seksen yediye dâhil” olmuştu (Atâyî, a.g.e., 1, s. 185) [Atâyî’nin bu hesâbında, yâni vefat ettiğinde 87 yaşında olması konusunda toplama hatâsı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü, 896/1490’da doğup 982/1574’te öldüğüne göre, 84 veya 85 yaslarında olmalıdır]. Bu âilenin Osmanlı yönetim kademesi içindeki yeri ve nüfûzu ile ilgili olarak bkz. Unan, Fahri, “XV. ve XVII. Yüzyıllarda Osmanlı Yönetim Kademesi İçerisinde Ebussuud Efendi Âilesi”,Türk Yurdu, XI/50 (Ekim 1991), s.25-29. Gölpınarlı, ölüm târihi olarak 922 (1516-77)’ yi göstermekle birlikte (a.g.m., 424), Taşköprülü-zâde, 920 senesini zikretmektedir (Mecdî, a.g.e., s.351). Mecdî, a.g.e., s. 351. Akşemseddîn hakkında biraz daha tafsilatlı bilgi için bkz. Mecdî, a.g.e., s. 240-246. Atâyî, a.g.e., I, s. 64. Silsilenin devâmı için bkz. Aynı eser, s. 64-65. Gölpınarlı, a.g.e., s. 38. Atâyî, a.g.e., 1, s. 64. Atâyî, a.g.e., 1, s. 63. Bu hususta bkz. Gölpınarlı, “Bayramiye”, İslâm Ansiklopedisi, II (1979), s. 423-424. Aynı geleneğin başka bir koluna mensup Oğlan Şeyh İsmâil-i Ma’şûkî hâdisesini hatırlayalım. Konu ile ilgili daha fazla bilgi için bkz. Ocak, .A. Yaşar, “Kanunî Sultan Süleyman Devrinde Osmanlı Resmî Düşüncesine Karşı Bir Tepki Hareketi: Oğlan Şeyh İsmâil-i Mâşûkî”, Osmanlı Araştırmaları, X (ayrı basım), İstanbul 1990, s. 49-58. Gölpınarlı, a.g.m., s. 425. Mecdî, a.g.e., s. 351. Şerefeddîn Yaltkaya’nın vurguladığı gibi, “Şeyh, Vâridât’ında bir çok mes’eleleri, tamamiyle şahsî telakkisine göre, izah eder: Allah’ın zatını, mahlûkatından ayrı olarak, kabul etmez ve âlemin kadîm olduğuna kāildir; ilâhî irâde dahi, bir nesnenin istidadından olanı, Allah’ın dilemesi demektir, yoksa o nesnenin istidadından olmayanı Allâh’ın isteme salâhiyeti yoktur. Meşiyet istidada tâbidir, Allah dilediğini yapar, fakat istidadda olanı diler. Şeyh, âhiret ye kıyâmeti, kıyâmetin alâmetlerini de, umûmun telakki ettiği şekilde kabul etmez...” (Yaltkaya, “Bedreddîn Simâvî”, İslâm Ansiklopedisi, II (J979), s. 445; geniş bilgi için bkz. aynı yazar, Simavna Kadısı-oğlu Şeyh Bedreddîn, İstanbul 1924; Ocak, Kalenderîler, s. 130-132). Gerçi Şeyh Yavsı’nın Vâridât’a olan şerhini henüz elde etmiş değiliz; Şeyh’in nasıl bir şerh yazdığını bilemiyoruz. Ama muhtemelen, Şeyh Bedreddîn’e nisbet edilen fikirleri şerh ederken, aşırılıklarını torpillemeye çalışmış ve çoğunlukla te’vil yoluna sapmış olmalıdır. Gölpınarlı, a.g.m., 425. Ünlü mutasavvıf Kelâbâzî, Sünnî tasavvufun ve sûfîlerin müdâfaasına hasrettiği eserinde, sûfîlerin devlet yöneticileri hakkındaki düşüncelerini dile getirirken, "sûfîler, ister takvâ sâhibi olsun, ister günahkâr olsun imam (devlet başkanı) ile, (yâni imamın arkasında,) özür sâhipleri hâriç, bütün Müslümanların cemaat, cuma ve bayram namazı kılmalarının vâcip olduğu kanaatindedirler." der; bkz. Ta'arruf [Doğuş Devrinde Tasavvuf] haz. S. Uludağ, 2. baskı, İstanbul 1992, s. 87). Kezâ, "Sûfîler, zâlim de olsalar, kılıç çekerek devlet adamlarına isyan edilmemesi gerektiği görüşündedirler," (aynı eser, s. 88). Bkz. Ocak, a.g.m. Bu makalede, İsmâil-i Ma'şûkî’nin savunduğu veya kendisine isnat olunan fikirlerin de hulâsa edildiğini görüyoruz; bkz. s. 54. Ayrıca bkz. Gölpınarlı, a.g.e., 48-50. Ocak, "XVI. ve XVII. Yüzyıllarda Bayramî (Hamzavî) Melâmîleri ve Osmanlı Yönetimi", Milletlerarası Melâmiler ve Bavramîler Kollokyumu (4-6 Haziran 1987, İstanbul; basılmamış tebliğ), ayrıca Bayramî Melâmîleri ile ilgili Osmanlı yönetiminin takındığı tavır ve yürütüldüğü politika hakkında kısa bir hulâsa için bkz. Gölpınarlı, a.g.e.. 170-172. Devletin bu tür hareketleri te'dip sırasında sık sık zendeka ve ilhad isnatlarına başvurduğu görülür ki, bu isnatlar, deyim yerindeyse, tâkipler sonunda verilen cezâlarla ilgili basit kılıflar olmaktan öte fazla bir mânâ ifâde etmezler. Zîrâ söz konusu Melâmî zümreleri, her ne kadar Sünnîlik dışı bir takım fikirlerin sâhipleri bulunsalar da, Sünniliğe meselâ Osmanlıların ilk dönemlerinde sultanların çevrelerine toplanmış bulunan heterodoks Türkmen dervişlerinden, bir takım Kalenderî zümrelerinden ve Yeniçeri ocağının kendisine bağlandığı Bektaşî tarîkatinden çok daha uzak değildirler. Dolayısıyla, bu çerçevede takınılan tavırlar etraflıca mütâlaa olunduğunda, kim hangi inançta olursa olsun, sosyal düzeni tehdit etmediği, Osmanlı yönetimini zaafa uğratıcı faaliyetlerin içine girmediği sürece, devletin kimseyi inancı yüzünden tâkip etmediği ileri sürülebilir (bu konuda bkz. Ocak, "XVI. ve XVII. Yüzyıllarda Bayramî (Hamzavî) Melâmîleri ve Osmanlı Yönetimi"; Osmanlı devletinin, benzeri tasavvuf çevrelerinin çıkardıkları huzursuzluklarla ilgili takındığı tavır hakkında ayrıca bkz. Ocak, Kalenderîler, s. 121-137). Önde gelen Bayramî Melâmîleri hakkında derli toplu bilgi için bkz, Gölpınarlı, a.g.e., 41-166. Nasr, S. Hüseyin, İslâm'da Düşünce ve Hayat (çev. F. Tatlılıoğlu), İstanbul 1988, s. 275-276, 280. Kelâbâzî, a.g.e.. s. 97, dipnot 50. A.g.e., s.101, dipnot 57. Benzer düşüncelerin dile getirilişi için bkz. Kelâbâzî, a.g.e., s. 57, 84. Osmanlı sultanlarının, kuruluş döneminde çevrelerine toplanan tasavvuf erbabı şeyh ve dervişlere karşı gösterdikleri alâka, ve müsamaha, biraz da böyle bir sebebe müstenit idi. Bkz. Ocak, Kalenderîler, s. 121-125. Gerek Taşköprülü-zâde (Mecdî trc., a.g.e., s. 349-351) ve gerekse Nev'î-zâde Atâyî (a.g.e., I, s. 344-353) tarafından, onun dindar kişiliğini ve Osmanlı yöneticileri ile ilişkilerinin seviyesini göstermeye yönelik bir çok menkabe ve kerâmet anlatılmaktadır.
|
|
Son Güncelleme ( Salı, 08 Temmuz 2008 )
|
|
|