Online ÜyelerÇevrimiçi üye yok
|
|
Bir Bayramî Şeyhi: Şeyh Muhyiddîn Mehmed-i İskilibî-2 |
|
|
|
|
Salı, 08 Temmuz 2008 |
Salı, 08 Temmuz 2008 | 890 defa okunmuştur.
Bilindiği gibi, Hacı Bayram-ı Velî’nin vefâtından (833/1429) sonra, yerine halîfesi meşhur Akşemseddîn geçmiştir. Bu sırada, Akşemseddîn gibi Hacı Bayram’ın halîfelerinden olmasına rağmen, tabiat ve meşrepleri uyuşmayan Sikkînî (Bıçakçı) Ömer Dede (0.880/1475), kendisine muhâlefet etmiş ve sonunda tarîkat ikiye ayrılmıştır. Böylece Ömer Dede vasıtasıyla Bayramî Melâmîliği (Melâmiyye-i Bayramiyye) olarak anılan yeni bir kol ortaya çıkmıştır.
Bu kol, Akşemseddîn vâsıtasıyla yürüyen kolun (Bayramiyye-i Şemsiyye) tavrının aksine, Osmanlı merkezî yönetimi karşısında muhâlif bir vaziyet alacaktır. Bu muhâlefet çerçevesinde, Osmanlı yönetimini zaman zaman sıkıntıya sokan ve sert tedbirler almaya zorlayan hâdiselerden, XVI. yüzyılın ilk yarısındaki Oğlan Şeyh İsmâil-i Ma’şûkî’nin savunduğu aşırı fikirleri yüzünden on iki mürîdi ile İstanbul’da îdam edilmesi
ve aynı yüzyılın ikinci yansında Bosna ve havâlisinde zuhur eden ve aynı geleneğin devâmı olan Hamzavî (Bayramî) hareketinin kanlı bir şekilde bastırılması
bilhassa dikkati çekmektedir. Buna benzer te’dip hareketleri sırasında, devleti harekete geçiren en büyük sâ’ikin âsâyiş ve huzur, dolayısıyla siyâsî endîşeler olduğu açıkça görülür
. Osmanlı döneminde, Hacı Bayram’dan sonra Akşemseddîn’e tâbi olmayanların oluşturdukları Bayramî Melâmîliği, her ne kadar devletle arasına bir mesâfe koymuşsa da, sürekli onunla mücâdele hâlinde bulunmamış, ister istemez zaman zaman belirli bir uzlaşma tavrı da sergilemiştir, İsmâîl-i Ma’şûkî ve Bosnalı Şeyh Hamza Bali gibi devletin başını sıkıntıya sokan münferit ve müfrit Melâmîlerin dışında, Ahmed-i Sârbân (0.952/1545) başta olmak üzere, eski şiirimizin en güzel örneklerini veren pek çok şâirin; Şeyhülislâm Ebü’l-meyâmin Mustafa Efendi (ö. 1013/1604), Sadrâzam Halil Paşa (0.1040/1630), Re’îsü’l-küttâb Sarı Abdullah Efendi (ö. 1071/1660), Şeyhülislâm Paşmakçı-zâde Seyyid Ali (5.1124/1712) ve Mora’da 1716 (17 Şa’bân 1128)’da Varadin muhârebesi sırasında şehid olan Sadrâzam Şehid Ali Paşa gibi pek çok insanın Bayramî Melâmîleri arasında bulunmalarına rağmen, devlete de hizmet verdiklerini biliyoruz
.Akşemseddîn ise, Sikkînî Ömer Dede’nin aksine, taraftarlarıyla birlikte daha ılımlı bir tavır takınmış ve klâsik Sünnî İslâm tasavvufunun düşüncesi istikāmetinde hareket ederek, devlet yöneticileri ile arasında problem çıkaracak bir yola sapmamış, Osmanlı merkezî yönetiminin en tepesinde bulunan Fâtih Sultan Mehmed’le arasında kurduğu yakın ilişki sâyesinde, Osmanlı yönetiminin desteğini sürekli yanında bulmuştur. Buraya kadar anlatılanları belirli bir noktaya toplayacak ve mânâlı bir zemîne oturtacak olursak, kendimize şöyle bir suâl sorabiliriz: Bilhassa Şeyh Muhyiddîn Mehmed gibi insanların gâyeleri, dâvaları ne idi; niçin tasavvufî olarak nitelediğimiz bir hayâtı tercih ediyorlar ve cemiyetin karşısına nasıl bir kimlikle çıkıyorlardı? Bu sorunun cevâbı olabilecek meseleler, muhakkak ki, çok geniş incelemeler ve îzahlar gerektirir. Oysa burada buna ne zamânımız, ne de imkânımız vardır. Fakat, bu çerçevede dile getirilecek bütün düşünceleri, ileri sürülebilecek bütün spekülasyonları bir tarafa bırakacak olursak, kısaca şunları söyleyebiliriz: Bilindiği gibi bütün dinler, şu veyâ bu şekilde, insanların dünyâ ve âhiret hayatlarını tanzim etmek ve netîcede hem dünyâda, hem de âhirette kendilerini saadete ulaştırmak iddiâsı ile onların karşılarına çıkarlar. Bu vurgu, diğer dinler dikkate alındığında, İslâm için çok daha fazla doğru ve geçerlidir. Bu bakımdan, dînin bir bu dünyâyı hedef alan ve bir de âhireti ilgilendiren olmak üzere iki cephesi bulunmaktadır. Bu cephelere zâhir ve bâtın da denir, İslâm âlimleri bu ‘dış’ ve ‘iç’ veyâ zâhir ve bâtın veçhelerini, bilhassa tasavvuf diliyle şerî’at, tarîkat, hakîkat, ma’rifet gibi mefhumlarla ifâde ederler. Bu çerçevede şerî’at ‘zâhir’i; tarîkat, hakikat ve ma’rifet de ‘bâtın’ı veyâ tasavvuf düşünce ve anlayışı içerisinde, onun muhtelif safhalarını dile getirmek için kullanılır. Bilhassa, hâl ehli olarak da adlandırılan sûfîler, bir mü’minin hem zâhiri, hem de bâtını yaşaması gerektiğini düşünürler. Bir insan için, adına şerî’at denilen ilâhî irâdenin müşahhas kısmına, diğer bir deyişle zâhirine uygun bir biçimde yaşamak sûretiyle de Allâh’ın rızâsını elde etmenin imkân dâhilinde olduğu, bütün İslâm âlimlerince kabûl edilir. Fakat, bununla yetinmek istemeyen, yaratılışları gereği böyle bir yaşantı ile rûhunu tatmin edemeyen, bâtinî ve derûnî bir yoldan Allâh’a ulaşmak, bu yolla esrâr-ı ilâhiyyeyi keşf etmek arzûsunda olanlar; başka bir deyişle “Allâh’ı burada ve şimdi isteyenler” de vardır. Bunun tasavvuf dilindeki karşılığı, fenâ fi’llâh (Allah’ta fânî olmak, O’na kavuşmaktır. Bu insanlar, ilâhî aşk ve hakîkatler üzerinde tefekkür temâyülleri güçlü, mistik tabiatlı kimselerdir, işte bunların anlayış ve hayat tarzları, İslâm’ın zuhûrunu müteâkıp, çok geçmeden tasavvuf denilen düşünce sistemini ve yaşama biçimini ortaya çıkarmış, farklı mektep ve meşrepler biçimde şekillenerek muhtelif erkâna kavuşan, tekke ve zâviyeler kurmak sûretiyle cemiyet içine kök salan tarîkatları meydâna getirmiş ve varlıklarım günümüze kadar canlı bir şekilde sürdürmüşlerdir. Bu zâhir ve bâtın anlayışı, tonlama farkıyla hem Sünnî mezheplerde, hem de Şî’îlikte mevcuttur
. Tasavvuf çevrelerinin daha güçlü bir şekilde seslendirdikleri bu zâhir ve bâtın formülasyonu, yine aynı çerçeve içerisinde çok çeşitli mefhumları belirlemek veyâ sınıflandırmak için de kullanılmıştır. S. Uludağ’ın belirttiği gibi,
“zâhirî bilgilere ilim, bâtınî bilgilere ma’rifet; şer’î bilgilere ilim, keşfe, ilhâma, sezgiye ve iç tecrübeye dayanan bilgilere ma’rifet; küllî olan bilgilere ilim, cüz’î olan bilgilere ma’rifet” denilmiştir. İkinci kategoriyi oluşturan bilgilerin, yâni ma’rifetin, esas îtibâriyle tasavvuf erbâbının çok yakından ilgilendiği bir husus olduğu ve deyim yerindeyse bu mesleğin rûhunu oluşturduğu görülür. Tasavvuf müntesipleri, hakîkate ulaşma yollarım dâimâ bâtın bilgisinde (ilm-i ledünn) aramışlar, rûhî bir seyr ü sefer içinde nefisleriyle mücâdeleye yönelmişlerdir. Esâsen, tasavvufa bir ilim demek uygun düşerse, “Tasavvuf ilminin konusu; tezkiye, tehzîb, terbiye ve tasfiye cihetinden ruhtur. Onun için, tasavvufta ruh (çok) önemlidir. Sûfîler ruhu tanımaya, Özelliklerini tesbit etmeye, ruhî hastalıkları tedavi etmek için teşhis etmeye ve bu vâsıta ile kurtuluşa ermeye çalışmışlardır. Tasavvufa göre, Allah’a giden yal ruhtan geçer, nefsini bilen Rabbini bilir.
”Bu sebeple, tasavvuf/tarîkat akımları, düşünce sistemlerinin temellerine, esas îtibâriyle, rûhu terbiyeyi ve nefsi ıslâhı yerleştirmişler; bunun için dünyâya muhabbeti önlemeğe, nefsi dünyâ sevgisinden kurtarmağa ve Allâh’a yöneltmeğe çalışmışlar; Allâh’ın arzûsunun bu olduğunu; dünyâda O’nun arzûsuna uygun bir hayat tarzı sürdürüldüğü takdirde, biribirleriyle kavga etmeyen fertlerin oluşturdukları bir içtimâî hayâtın teessüs edeceğini; bunun hem bu dünyâda ve hem de âhirette insanların kurtuluşuna vesîle olacağını içinde yaşadıkları cemiyete telkîne çalışmışlar; böyle bir anlayışın ve hayat tarzının, insanı daha dünyâda iken eşyânın hakîkatini ve esrâr-ı ilâhiyyeyi keşfe ulaştıracağını ve onu velî (:Allah dostu) mertebesine yükselteceğini savunmuşlardır.
Bu düşünceler, tasavvuf erbâbına, Müslüman halk indinde büyük bir hürmet hissi ve nüfuz sağlamış; onlara, uyuldukları takdirde kurtuluşa erilecek kişiler nazarıyla bakılmasına vesîle olmuştur. Böylece, tasavvuf erbâbının adı etrafında, bir kısmını halkın muhayyile gücünün süslediği sayısız menkabe ve kerâmet hikâyeleri oluşmuştur. Târih boyunca bütün İslâm devletlerinde yöneticiler, kalabalık halk kitleleri üzerinde bu ölçüde etkili ve nüfuz sâhibi olan erbâb-ı tasavvufun söz konusu nüfûzundan faydalanmanın imkân ve yollarını aramışlar; onlarla mümkün ve müsâit olduğu ölçüde iyi ilişkiler içinde olmağa çalışmışlar ve bu yolla yönetimleri altındaki insanlara ulaşmağa, onları daha yakından kontrol altında tutmağa gayret göstermişlerdir. Daha önce de işâret olunduğu üzere, Osmanlı devletinin yöneticileri de zaman zaman açıkça, zaman zaman gayr-i ihtiyârî ve fiilen aynı anlayışı benimseyip sürdürmüşlerdir.
İşte konumuzu teşkil eden Şeyh Muhyiddîn Mehmed-i İskilibî, bu çerçevede değerlendirilebilecek ve II. Bâyezîd’le ilişkileri bu sınırlar içinde ele alınabilecek, halk ve hattâ okumuş insanlarca kerâmet sâhibi bir ermiş olarak görülmüş bir şahsiyettir. İsmi etrafında anlatılan menkabe ve kerâmet hikâyeleri, bir taraftan kendisinin dindar kişiliğinin işâretleri olarak yorumlanabilecek bir nitelik arz ederken, diğer taraftan Osmanlı merkezî yöneticileri ile ilişkilerinin ve onlar nezdindeki nüfûzunun belirtileri olarak da görülebilir.
|
|
Son Güncelleme ( Salı, 08 Temmuz 2008 )
|
|
|