Bir Bayramî Şeyhi: Şeyh Muhyiddîn Mehmed-i İskilibî-2 PDF Yazdır E-Posta
Salı, 08 Temmuz 2008
Salı, 08 Temmuz 2008 | 890 defa okunmuştur.

 Bilindiği gibi, Hacı Bayram-ı Velî’nin vefâ­tından (833/1429) sonra, yerine halîfesi meşhur Akşemseddîn geçmiştir. Bu sırada, Akşemseddîn gibi Hacı Bayram’ın halîfelerinden olmasına rağmen, ta­biat ve meşrepleri uyuşmayan Sikkînî (Bıçakçı) Ömer Dede (0.880/1475), kendisine muhâlefet et­miş ve sonunda tarîkat ikiye ayrılmıştır. Böylece Ömer Dede vasıtasıyla Bayramî Melâmîliği (Melâmiyye-i Bayramiyye) olarak anılan yeni bir kol ortaya çıkmıştır.

   Bu kol, Akşemseddîn vâsıtasıyla yürüyen kolun (Bayramiyye-i Şemsiyye) tavrının aksine, Osmanlı merkezî yönetimi karşısında muhâlif bir vaziyet alacaktır. Bu muhâlefet çerçeve­sinde, Osmanlı yönetimini zaman zaman sıkıntıya sokan ve sert tedbirler almaya zorlayan hâdiselerden, XVI. yüzyılın ilk yarısındaki Oğlan Şeyh İsmâil-i Ma’şûkî’nin savunduğu aşırı fikirleri yüzünden on iki mürîdi ile İstanbul’da îdam edilmesi

[33] ve aynı yüzyılın ikinci yansında Bosna ve havâlisinde zuhur eden ve aynı geleneğin devâmı olan Hamzavî (Bayramî) hareketinin kanlı bir şekil­de bastırılması

[34] bilhassa dikkati çekmektedir. Bu­na benzer te’dip hareketleri sırasında, devleti hare­kete geçiren en büyük sâ’ikin âsâyiş ve huzur, dola­yısıyla siyâsî endîşeler olduğu açıkça görülür

[35]. Osmanlı döneminde, Hacı Bayram’dan sonra Akşemseddîn’e tâbi olmayanların oluşturdukları Bayramî Melâmîliği, her ne kadar devletle arasına bir mesâfe koymuşsa da, sürekli onunla mücâdele hâlinde bulunmamış, ister istemez zaman zaman belirli bir uzlaşma tavrı da sergilemiştir, İsmâîl-i Ma’şûkî ve Bosnalı Şeyh Hamza Bali gibi devletin başını sıkıntıya sokan münferit ve müfrit Melâmîlerin dışında, Ahmed-i Sârbân (0.952/1545) başta olmak üzere, eski şiirimizin en güzel örnekle­rini veren pek çok şâirin; Şeyhülislâm Ebü’l-meyâmin Mustafa Efendi (ö. 1013/1604), Sadrâzam Halil Paşa (0.1040/1630), Re’îsü’l-küttâb Sarı Ab­dullah Efendi (ö. 1071/1660), Şeyhülislâm Paşmakçı-zâde Seyyid Ali (5.1124/1712) ve Mora’da 1716 (17 Şa’bân 1128)’da Varadin muhârebesi sırasında şehid olan Sadrâzam Şehid Ali Paşa gibi pek çok insanın Bayramî Melâmîleri arasında bulunmalarına rağmen, devlete de hizmet verdiklerini biliyoruz

[36].
Akşemseddîn ise, Sikkînî Ömer Dede’nin ak­sine, taraftarlarıyla birlikte daha ılımlı bir tavır takınmış ve klâsik Sünnî İslâm tasavvufunun düşün­cesi istikāmetinde hareket ederek, devlet yöneticileri ile arasında problem çıkaracak bir yola sapmamış, Osmanlı merkezî yönetiminin en tepesinde bulunan Fâtih Sultan Mehmed’le arasında kurduğu yakın ilişki sâyesinde, Osmanlı yönetiminin desteğini sü­rekli yanında bulmuştur.
 

 

Buraya kadar anlatılanları belirli bir noktaya toplayacak ve mânâlı bir zemîne oturtacak olursak, kendimize şöyle bir suâl sorabiliriz: Bilhassa Şeyh Muhyiddîn Mehmed gibi insanların gâyeleri, dâva­ları ne idi; niçin tasavvufî olarak nitelediğimiz bir hayâtı tercih ediyorlar ve cemiyetin karşısına nasıl bir kimlikle çıkıyorlardı?

 

Bu sorunun cevâbı olabilecek meseleler, mu­hakkak ki, çok geniş incelemeler ve îzahlar gerekti­rir. Oysa burada buna ne zamânımız, ne de imkânımız vardır. Fakat, bu çerçevede dile getirile­cek bütün düşünceleri, ileri sürülebilecek bütün spekülasyonları bir tarafa bırakacak olursak, kısaca şunları söyleyebiliriz:

 

Bilindiği gibi bütün dinler, şu veyâ bu şekil­de, insanların dünyâ ve âhiret hayatlarını tanzim et­mek ve netîcede hem dünyâda, hem de âhirette ken­dilerini saadete ulaştırmak iddiâsı ile onların karşı­larına çıkarlar. Bu vurgu, diğer dinler dikkate alın­dığında, İslâm için çok daha fazla doğru ve geçerli­dir. Bu bakımdan, dînin bir bu dünyâyı hedef alan ve bir de âhireti ilgilendiren olmak üzere iki cephesi bulunmaktadır. Bu cephelere zâhir ve bâtın da de­nir, İslâm âlimleri bu ‘dış’ ve ‘iç’ veyâ zâhir ve bâtın veçhelerini, bilhassa tasavvuf diliyle şerî’at, tarîkat, hakîkat, ma’rifet gibi mefhumlarla ifâde ederler. Bu çer­çevede şerî’at ‘zâhir’i; tarîkat, hakikat ve ma’rifet de ‘bâtın’ı veyâ tasavvuf düşünce ve anlayışı içerisin­de, onun muhtelif safhalarını dile getirmek için kul­lanılır. Bilhassa, hâl ehli olarak da adlandırılan sûfîler, bir mü’minin hem zâhiri, hem de bâtını ya­şaması gerektiğini düşünürler.

 

Bir insan için, adına şerî’at denilen ilâhî irâdenin müşahhas kısmına, diğer bir deyişle zâhirine uygun bir biçimde yaşamak sûretiyle de Allâh’ın rızâsını elde etmenin imkân dâhilinde ol­duğu, bütün İslâm âlimlerince kabûl edilir. Fakat, bununla yetinmek istemeyen, yaratılışları gereği böyle bir yaşantı ile rûhunu tatmin edemeyen, bâtinî ve derûnî bir yoldan Allâh’a ulaşmak, bu yolla esrâr-ı ilâhiyyeyi keşf etmek arzûsunda olan­lar; başka bir deyişle “Allâh’ı burada ve şimdi iste­yenler” de vardır. Bunun tasavvuf dilindeki karşılı­ğı, fenâ fi’llâh (Allah’ta fânî olmak, O’na kavuşmaktır. Bu insanlar, ilâhî aşk ve hakîkatler üzerin­de tefekkür temâyülleri güçlü, mistik tabiatlı kimse­lerdir, işte bunların anlayış ve hayat tarzları, İslâm’ın zuhûrunu müteâkıp, çok geçmeden tasav­vuf denilen düşünce sistemini ve yaşama biçimini ortaya çıkarmış, farklı mektep ve meşrepler biçim­de şekillenerek muhtelif erkâna kavuşan, tekke ve zâviyeler kurmak sûretiyle cemiyet içine kök salan tarîkatları meydâna getirmiş ve varlıklarım günü­müze kadar canlı bir şekilde sürdürmüşlerdir. Bu zâhir ve bâtın anlayışı, tonlama farkıyla hem Sünnî mezheplerde, hem de Şî’îlikte mevcuttur

[37]. Tasav­vuf çevrelerinin daha güçlü bir şekilde seslendirdik­leri bu zâhir ve bâtın formülasyonu, yine aynı çerçeve içerisinde çok çeşitli mefhumları belirle­mek veyâ sınıflandırmak için de kullanılmıştır. S. Uludağ’ın belirttiği gibi,[38]

“zâhirî bilgilere ilim,
bâtınî bilgilere ma’rifet; şer’î bilgilere ilim, keşfe, ilhâma, sezgiye ve iç tecrübeye dayanan bilgilere ma’rifet; küllî olan bilgilere ilim, cüz’î olan bilgile­re ma’rifet” denilmiştir.

 

İkinci kategoriyi oluşturan bilgilerin, yâni ma’rifetin, esas îtibâriyle tasavvuf erbâbının çok yakından ilgilendiği bir husus olduğu ve deyim ye­rindeyse bu mesleğin rûhunu oluşturduğu görülür. Tasavvuf müntesipleri, hakîkate ulaşma yollarım dâimâ bâtın bilgisinde (ilm-i ledünn) aramışlar, rûhî bir seyr ü sefer içinde nefisleriyle mücâdeleye yönelmişlerdir. Esâsen, tasavvufa bir ilim demek uygun düşerse, “Tasavvuf ilminin konusu; tezkiye, tehzîb, terbiye ve tasfiye cihetinden ruhtur. Onun için, tasavvufta ruh (çok) önemlidir. Sûfîler ruhu tanımaya, Özelliklerini tesbit etmeye, ruhî hastalık­ları tedavi etmek için teşhis etmeye ve bu vâsıta ile kurtuluşa ermeye çalışmışlardır. Tasavvufa göre, Allah’a giden yal ruhtan geçer, nefsini bilen Rabbini bilir.[39]

Bu sebeple, tasavvuf/tarîkat akımları, düşün­ce sistemlerinin temellerine, esas îtibâriyle, rûhu ter­biyeyi ve nefsi ıslâhı yerleştirmişler; bunun için dünyâya muhabbeti önlemeğe, nefsi dünyâ sevgi­sinden kurtarmağa ve Allâh’a yöneltmeğe çalışmış­lar; Allâh’ın arzûsunun bu olduğunu; dünyâda O’nun arzûsuna uygun bir hayat tarzı sürdürüldüğü takdir­de, biribirleriyle kavga etmeyen fertlerin oluşturdukları bir içtimâî hayâtın teessüs edeceğini; bunun hem bu dünyâda ve hem de âhirette insanların kur­tuluşuna vesîle olacağını içinde yaşadıkları cemi­yete telkîne çalışmışlar; böyle bir anlayışın ve ha­yat tarzının, insanı daha dünyâda iken eşyânın hakîkatini ve esrâr-ı ilâhiyyeyi keşfe ulaştıracağını ve onu velî (:Allah dostu) mertebesine yükseltece­ğini savunmuşlardır[40].

Bu düşünceler, tasavvuf
erbâbına, Müslüman halk indinde büyük bir hürmet hissi ve nüfuz sağlamış; onlara, uyuldukları takdir­de kurtuluşa erilecek kişiler nazarıyla bakılmasına vesîle olmuştur. Böylece, tasavvuf erbâbının adı et­rafında, bir kısmını halkın muhayyile gücünün süs­lediği sayısız menkabe ve kerâmet hikâyeleri oluş­muştur.

 

Târih boyunca bütün İslâm devletlerinde yö­neticiler, kalabalık halk kitleleri üzerinde bu ölçüde etkili ve nüfuz sâhibi olan erbâb-ı tasavvufun söz konusu nüfûzundan faydalanmanın imkân ve yolla­rını aramışlar; onlarla mümkün ve müsâit olduğu ölçüde iyi ilişkiler içinde olmağa çalışmışlar ve bu yolla yönetimleri altındaki insanlara ulaşmağa, on­ları daha yakından kontrol altında tutmağa gayret göstermişlerdir.

 

Daha önce de işâret olunduğu üzere, Osman­lı devletinin yöneticileri de zaman zaman açıkça, zaman zaman gayr-i ihtiyârî ve fiilen aynı anlayışı benimseyip sürdürmüşlerdir[41].

İşte konumuzu teş­
kil eden Şeyh Muhyiddîn Mehmed-i İskilibî, bu çer­çevede değerlendirilebilecek ve II. Bâyezîd’le ilişki­leri bu sınırlar içinde ele alınabilecek, halk ve hattâ okumuş insanlarca kerâmet sâhibi bir ermiş ola­rak görülmüş bir şahsiyettir. İsmi etrafında anlatı­lan menkabe ve kerâmet hikâyeleri, bir taraftan ken­disinin dindar kişiliğinin işâretleri olarak yorumla­nabilecek bir nitelik arz ederken, diğer taraftan Os­manlı merkezî yöneticileri ile ilişkilerinin ve onlar nezdindeki nüfûzunun belirtileri olarak da görülebilir[42].

 

+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
+/- Yorumlar
Yeni Ekle

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( Salı, 08 Temmuz 2008 )
 

Yazarlarımız




 

 


İz Bırakanlar