Bir Bayramî Şeyhi: Şeyh Muhyiddîn Mehmed-i İskilibî PDF Yazdır E-Posta
Salı, 08 Temmuz 2008
Salı, 08 Temmuz 2008 | 1421 defa okunmuştur.

 Prof.Dr.Fahri UNAN
 Hacettepe Üniversitesi
 Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim

 

 

Osmanlı devletinin XIV. yüzyılın başlarında bir beylik olarak târih sahnesine çıkışıyla birlikte, bir taraftan, Anadolu'nun öteki kesimlerinden ve di­ğer taraftan daha uzak Türk-İslâm bölgelerinden (bilhassa Horasan'dan) akıp gelen göçlerle, bu bey­liğin beylerinin etrafına çok sayıda derviş taifesinin toplandığı, çoğunluğu bekâr olan ve gezgin bir hayâta alışmış bulunan bu kimselerin ekseriyetle savaşçı bir karakter taşıdıkları ve yeni teşekkül et­mekte olan Osmanlı ülkesinde ordunun öncü kuvve­ti gibi rol oynadıkları bilinmektedir, ilk dönemler­de, bilhassa ahi zümreleri son derece faal idiler; bunlardan Şeyh Edebalı (ö.726/1326)'nın Osman Gâzî ile olan menkabevî münâsebeti, bir tevâtür hâlinde günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır[1]. Vak'anüvis Âşık Paşa-zâde'nin zikrettiği gâziyân-ı Rûm, ahîyân-ı Rûm, abdâlân-ı Rûm ve bacıyân-ı Rûm gibi zümreler, henüz kurulmakta olan Osman­lı devletinin temellerine harç taşıyan zümrelerden idiler[2]. Dolayısıyla Osmanlı yöneticileri, bilhassa sultanlar, daha kuruluş döneminden başlamak üze­re, gerek düşman ülkelerine yapılan seferlerde or­duyu galeyana getirmek, gerek düşman topraklarında öncü rolü oynamak, ele geçirilen topraklan şen­lendirmek ve İslâmlaştırmak, gerekse cemiyet üze­rindeki "nüfuzlarını padişahların hizmetinde" kul­lanmak suretiyle[3], bir mânâda, kendilerine geniş bir hareket sahası sağlayan dinî/tasavvufî zümrelerle, aralarında bir köprü oluşturmuşlar ve mümkün mertebe onların hizmetlerinden faydalanmaya ça­lışmışlardır. Ö.Lütfi Barkan, bu derviş grupları­nın, beyliğin kuruluş safhasında oynadıkları çok yönlü role temas ederken, "Fütuhatı başarmak için Osmanlı ordularına yalnız teşkilâtlı ve imanlı muharip temin etmekle kalmayıp, bu misyoner der­vişlerin dinî ve soya! fikirler propagandası!e de halk kütleleri arasında çok faal bir maya gibi faali­yete geçerek, o memleketlerin sosyal bünyesinde ve siyasî kuruluğunda büyük yenilikler yapmak için müsait kaynaşmayı yaratmakta, temsil ve fütuhat işlerini kolaylaştırmakta önemli oldukları da mu­hakkaktır." der[4].

 

İlk dönem Osmanlı sultanlarının bu tavırları, yâni tekke ve tarîkat mensupları ile aralarında tesis ettikleri rabıta, imparatorluğun uzun târihi boyunca bir takım mâhiyet farkları oluşmuş olmakla birlikte değişmeden devam etti. Bu zümreler, sosyal bir huzursuzluk kaynağı olmadıkları ve devletin politi­kaları ile uyumlu hareket ettikleri sürece, merkezî yönetimin desteğini yanlarında buldular. Kendileri­ne geniş vakıf topraklan tahsis edildi; maîşet sı­kıntısından uzak, huzur içinde yaşadılar. Aşağıda kısaca temas edileceği üzere, huzursuzluk kaynağı hâline gelmeye başladıkları durumlarda ise, Os­manlı merkezî yönetiminin her türlü müsamahayı bir tarafa bırakarak, bu huzursuzluklara sebebiyet verdiklerine inandıkları kimseleri ortadan kaldır­makta tereddüt etmedikleri görülür.

 

Bu umûmî girişten sonra, yazımızın konusu­na dönersek, Şeyh Muhyiddîn Mehmed-i İskilibî, işle böyle bir geleneğin içinde yetişmiş, Osmanlı merkezî yönetiminin en başında bulunan kişiyle yakın ilişkiler kurmuş, mensup olduğu dinî ve tasavvuf! geleneğin nüfuzunu devletin hizmetine sunmuş bulunan bir zattır. Kendisini daha yakından tanıyalım:

 

Bir soru: Nev'î-zâde Atâyî'nin "sultânu't-tarîk(a), bürhânu'l-hakîka,... câmî'u'l-ukûl ve'l-menkûl, hâvi'l-fürû' ve'l-usûl; mecma'u'l-bahreyn-i ulûm-ı zâhire ve bâtına.."[5], "tâcü'l-ârifîn, sultânu'l-mükâsifin..."[6] gibi sıfatlarla tavsif ettiği Şeyh Muhyiddîn Mehmed-i İskilibî (el-İmâdî) kim­dir?

 

Yukarıdaki soruya bir cümle ile cevap ver­memiz gerekirse, "tarîkat sultânı, hakîkatin delîli, aklî ve nakli ilimlerin kendisinde toplandığı, fürû' ve usûl ilimlerini hâvi, zâhir ve bâtın ilimleri deni­zinin kendisinde bir araya geldiği" bu zat, XVI. yüzyılın ünlü şeyhülislâmı Ebussuud Efendi'nin ba­basından başkası değildir. Şeyh Yavsı ve Sultan II. Bâyezîd'le arasındaki yakın ilişki dolayısıyla Hünkâr Şeyhi olarak da anılan bu zat, yine Atâyî'nin ifâdesiyle,"evc-i bürc-i İskilib'den bedîd" olmuştur[7]. Doğum târihi hakkında bir bilgimiz bulunmadığı gibi, babası Mustafa el-İmâdî hakkında da fazla mâlumâtımız yoktur, İskilip'te doğan Şeyh Muhyiddîn, Taşköprülü-zâde'ye göre, bir süre meşhur Ali Kuşçu[8] (ö. 879/1474) ile Alâeddîn Aliyy-i Tûsî[9] (ö. 887/1482}'den ders almış, fakat Ali Kuşçu'nun vefâtı üzerine, tasavvufa yönelerek önce Şeyh Muslihüddîn-i Kocavî'nin[10] yanında bu­lunmuş, "istikmâl-ı melekât ve tahsîl-i kemâlât üzre iken teferru' ü tecerrüd idüp (ondan ayrılıp) ârif bi'llâh Şeyh İbrâhîm-i Kayserî'nin"[11] hizmetine girmiştir[12]. Muhyiddîn Mehmed'in, Şeyh Muslihüddîn'i niçin terk ettiği husûsunda açıklayıcı bir mâlumat bulunmamakla birlikte, kendisinin bir ara­yış içinde olduğunu ve bulunduğu ortamdan rûhî bir tatminsizlik duyduğunu düşünmek mümkündür. Atâyî, onun tasavvufa geçişine temas ederken, sâdece ".. tahsîl-i kemâl eyleyüp kesb-i envâr-ı fezâ'il içün devr-i menâzil iderek ulemâ-yı Rûm miyânında cevâhir-i zevâhir-i ulûm ve ferâ'id-i fevâ'id-i mantûk ve mefhûm ile... ser-efrâz-ı âlem.. (ve) mümtâz u müsellem oldukdan", yâni kısaca zâhir ilimlerde kendisini yetiştirdikten sonra tasav­vufa yöneldiğini, Şeyh İbrâhim-i Kayserî'den "feyz ü kemâlât" tahsil edip 'irşâd icâzeti' aldığını belirtir[13].

 

Mecdî, Taşköprülü-zâde'ye "tezyîl" kabîlin­den olmak üzere, Şeyh Muhyiddîn Mehmed'in, bir süre kendisinden ders de aldığı meşhur âlim "Mevlânâ Ali Kuşçu'nun biraderinin kerîmesini tezevvüc" eylediğini belirtir[14] ki, Ebussuud Efendi'nin bu "tezevvüc"ün meyvesi olup olmadığını bi­lemiyoruz.

 

Kaynaklarımız bütün bu gelişmelerini hangi târihlerde cereyan ettiğini net olarak belirtmezler. Ancak, bundan bir müddet sonra Şeyh Muhyiddîn'in hacca gitmek için yola çıktığını, Amasya'da, zamanın Amasya vâlisi Şehzâde (II) Bâyezîd ile gö­rüşüp tanıştığını ve kendisiyle sohbet ettiğini bili­yoruz. Taşköprülü-zâde'nin rivâyetine göre[15], bura­da sohbet sırasında mevzûu dönüp dolaşıp "merâsim-i saltanatım husûlüne müte'allik kelâm", yâni 'tahtın kime müyesser olacağı' husûsuna gelin­ce, Şeyh Muhyiddîn, "İnşâ'allâhu Te'âlâ tavâf-ı mutâf-ı enâmdan, ya'nî Harem-i muhterem-i İrem-ihtirâmdan zemzeme ve safâ ile kufûl ü ric'at eyledüğümde serîr-i saltanatı kudûm-i meymenet-rüsûmundan mükteseb-i ... şeref ü izzet.." bulmak "mukarrerdür" cevâbını vermiş ve bu cevâba ziyâdesiyle memnun olan Şehzâde Bâyezîd, hüküm­dar olunca şeyhin bu sözlerini unutmamış, "bu sebebden... şeyh hazretlerine gayet mahabbet idüp kemâl-i mertebe ve mertebe-i kemâlde meveddet" etmiş, kendisine İstanbul'da Eyüp'te büyük bir zâviye yaptırmıştır. Bu zâviye son derece rağbet görecek; halktan, ulemâdan, askerlerden, vüzerâdan, kısacası cemiyetin her tabakasından insanlar kendi­sini ziyâret edecek, sohbetinde bulunacaklardı. O kadar ki, Sultan II. Bâyezîd'in, Muhyiddîn Efendi'yi kendisine "şeyh", edindiğini ve bu sebeple şeyhin, halk arasında "hünkâr şeyhi" olarak anılmağa baş­ladığını görüyoruz. Mecdî'nin ifâdesiyle, pâdişâh "ba'zı evkâtda kalb-i Şerîfi(ni) teshîr içün da'vet idüp dâ'ire-i me'mûl ü mes'ûlden bîrûn iclâl ü ikrâm ider idi. Şeyh hazretleri şeref-i sohbet-i pâdişâhî ve sa'âdet-i musâhabet-i sultanî ile bir dâ'ire-i übbehet ü celâl ve riyâset ü iclâl" eylemişti[16], Sultan II. Bâyezîd ile Şeyh Muhyiddîn Mehmed arasındaki muhtemelen Ebussuud Efendi'nin doğumundan önce[17] kurulan bu dostluk ve yakınlık, ileride bu ünlü âlim, şeyhülislâm ve âilesi için ikbal yollarını açan bir vesîle olacaktır[18]. Şeyh Muhyiddîn, niçin döndüğü bilinmemekle birlikte, 920 (1514)[19]'de aslî memleketi olan İskilip'te vefat etmiş ve burada defnolunmuştur. Sonraki bir târihte, oğlu Ebussuud Efendi tarafından kabrinin bulunduğu yere bir câmi ile bir imâret yaptırılmış­tır,[20] ki söz konusu câmi bugün hâlâ mevcuttur.

 

Şeyh Muhyiddîn Mehmed-i İskilibî, Fâtih'in hocalarından Akşemseddîn'in[21] mürşîdi olan Hacı Bayram-ı Velî'nin vâsıtalı müntesiplerinden ve hulefâsındandır. Yukarıda adı geçen, kendisine tâbi olduğu Şeyh İbrâhîm-i Kayserî, Akşemseddîn'in; o da Hacı Bayram-ı Velî'nin halîfesi idiler. Şeyh Yavsı'nın bu silsile içerisindeki yerine gelince: Nev'î-zâde Atâyî, Bayramî tarîkatinin silsilesini şu şekil­de verir:

 

Ebü'n-Necîb-i Sühreverdî, Kutbüddîn el-Ebherî, Rüknüddîn Muhammed e's-Secâsî, Şihâbüdddîn Muhammed-i Tebrîzî, Cemâlüddîn Seyyid-i Tebrîzî, İbrâhîm Zâhid-i Gîlânî, Safiyyüddîn-i Erdebîlî, Sadrüddîn bin Safıyyüddîn-i Erdebîlî, Hamîdüddîn-i Aksarâyî, Hacı Bayram-ı Ankaravî, Akşemsüddîn, İbrâhîm-i Kayserî (:Tennûrî), Şeyh Muhyiddîn Mehmed-i İskilibî. Şeyh Muhyiddîn'den sonra yerine Muslihüddîn-i Sirozî geçmiştir[22]. Atâyî bu silsilenin baş kısmına, yâni Ebü'n-Necîb-i Sühreverdî'den öncesine dâir bil­gi vermez. Ancak gelenek, bu silsileyi Hazret-i Ali kanalıyla Hazret-i Muhammed (a.s.}'e şu şekilde bağlar: Vasiyyüddîıı el-Kâdî, Muhammed-i Bekrî, Muhammed-i Dîneverî, Mimşâd-ı Dîneverî, Cüneyd-i Bağdâdî, Seriyy-i Sakatî, Ma'rûf-ı Kerhî, Dâvûd-ı Tâ'î, Habîb-i A'cemî, Hasan-ı Basrî, Aliyyü'l-Murtazâ, Hz. Muhammed[23]. Bu silsile içeri­sindeki sûfîler, tasavvuf vâdîsinde İslâm târihinin büyük isimleri idiler. Gerek Mâverâünnehir ve ge­rekse Irak havâlîsi sûfîliğinin, şu veyâ bu şekilde, burada adları geçen mutasavvıflarla ilişki içerisinde bulunduğu mâlumdur. Öte yandan, tasavvuf neşvesinin her türlüsünü yine aynı isimler etrafında görmek mümkündür. Meselâ, Mevlânâ'nın bilinen mâcerâsında mühim bir rol oynamış bulunan Kalenderî-meşreb Şems-i Tebrîzî, bu silsile içeri­sindeki İbrâhîm Zâhid-i Gîlânî ile "pîrdâş" idi[24]. Ebü'n-Necîb-i Sühreverdî ise, XIII. yüzyılın en bü­yük mutasavvıflarından Sühreverdiyye tarîkatı pîri, Avârıfu'l-Ma'ârifîn müellifi Şeyh Şihâbüddîn Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî'nin yeğeni, dâmâdı ve halîfesi idi. Keza, Ebü'n-Necîb aynı zamanda Zeyniyye tarîkati ile ilgili silsilenin de başında gösterilir[25]. Aslında, Bayramî tarîkati silsilesi, Atâyî'nin verdiği isimlerden yukarıya doğru çıkıl­dıkça, yâni Ebü'n-Necîb-i Sühreverdî'den ötesi son derece karmaşıktır, isimler birbirine girer; her isim­den yeni kollar türer ve böylece Hazret-i Muhammed'e uzanan silsilede, öteki tarîkat ve tasavvuf akımları da daralarak içice geçerler. Ancak, şu da var ki, Hazret-i Muhammed'e ulaştırılan bu bağlar, çoğunlukla tasavvuf geleneğinin kendi rivâyetinden öte gitmezler[26].

 

Burada, söz konusu silsile içinde yer alan mutasavvıflar hakkında bilgi vermek gibi bir mak­sadımızın olmadığını belirtmemiz gerekir. Fakat, bu silsile içerisinde yer alan şahsiyetleri, onlardan ayrılmak sûretiyle teşekkül eden tasavvuf akımları­nı veyâ tarîkatleri ana hatlarıyla gözden geçirdiği­mizde, Şeyh Yavsı'nın içinde bulunduğu tasavvuf zemîninin, bir ayağı Sünnî bir çizgiye, Öteki ayağı mûtedil bir melâmet anlayışından, daha sonraki ge­lişmelerde görüleceği üzere, kaba bir materyalizme kadar uzanabilen bir vahdet-i vücûd çizgisine otur­duğunu söyleyebiliriz[27]. Fakat bu zemin, bilhassa Akşemseddîn'den başlamak üzere, gittikçe daha Sünnî bir karakter kazanacaktır. Lâkin, söz konusu Sünnîliğin, medrese kanalıyla ulaşan ve bugün anla­dığımız mânâdaki Sünnîlikten nisbeten farklı oldu­ğu, tasavvuf tefekkürünün kendi yapısından kay­naklanan bâtınî ve te'vîlci karakterinin bunda etki­sinin bulunduğu görülmektedir. Nitekim, Gölpınarlı'nın belirttiği gibi, Şeyh Yavsı'nın şeyhi İbrâhîm-i Kayserî (:Tennûrî)'nin Gülzâr adı eserinde bile "vahdet-i vücûdun en müfrit telâkkileri" görüle­bilmektedir[28]. Öte yandan Mecdî, "tezyîl" niteliğin­de olmak üzere, Şeyh Muhyiddîn Mehmed'in, Şeyh Bedreddîn'in eseri sayılan "Vâridât nâm kitâba şerhi" bulunduğunu zikretmektedir[29]. Savunduğu görüşler ve Osmanlı devletinin başına açtığı gâileler yüzünden, Osmanlı resmî çevreleri ve ulemâsınca pek de sevilmeyen bir kişi olan Şeyh Bedreddîn'in, materyalist bir yönü de bulunan bu eserini[30] Şeyh Yavsı'nın şerh edebilmesini, ancak böyle bir gelişme çizgisi içerisinde açıklamak mümkündür. Bu arada Gölpınarlı, Bayramî tarîkatinde Akşemseddîn kolunun "tamâmiyle klâsik ve ehl-i beyt muhibbi olmakla birlikte, Sünnî bir tarîkat' olduğunu ve Şiî temâyüllere hiç rastlanmadığı­nı vurgular[31] ki, bu da, Şeyh Muhyiddîn Mehmed'in dâhil olduğu asıl Bayramîliğin, Osmanlı merkezî yönetimi ile oldukça uyum içinde bulunmasının sebeb-i hikmetini açıklar[32].

 

+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
+/- Yorumlar
Yeni Ekle

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( Salı, 08 Temmuz 2008 )
 

Yazarlarımız




 

 


İz Bırakanlar