Osmanlı devletinin XIV. yüzyılın başlarında bir beylik olarak târih sahnesine çıkışıyla birlikte, bir taraftan, Anadolu'nun öteki kesimlerinden ve diğer taraftan daha uzak Türk-İslâm bölgelerinden (bilhassa Horasan'dan) akıp gelen göçlerle, bu beyliğin beylerinin etrafına çok sayıda derviş taifesinin toplandığı, çoğunluğu bekâr olan ve gezgin bir hayâta alışmış bulunan bu kimselerin ekseriyetle savaşçı bir karakter taşıdıkları ve yeni teşekkül etmekte olan Osmanlı ülkesinde ordunun öncü kuvveti gibi rol oynadıkları bilinmektedir, ilk dönemlerde, bilhassa ahi zümreleri son derece faal idiler; bunlardan Şeyh Edebalı (ö.726/1326)'nın Osman Gâzî ile olan menkabevî münâsebeti, bir tevâtür hâlinde günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır. Vak'anüvis Âşık Paşa-zâde'nin zikrettiği gâziyân-ı Rûm, ahîyân-ı Rûm, abdâlân-ı Rûm ve bacıyân-ı Rûm gibi zümreler, henüz kurulmakta olan Osmanlı devletinin temellerine harç taşıyan zümrelerden idiler. Dolayısıyla Osmanlı yöneticileri, bilhassa sultanlar, daha kuruluş döneminden başlamak üzere, gerek düşman ülkelerine yapılan seferlerde orduyu galeyana getirmek, gerek düşman topraklarında öncü rolü oynamak, ele geçirilen topraklan şenlendirmek ve İslâmlaştırmak, gerekse cemiyet üzerindeki "nüfuzlarını padişahların hizmetinde" kullanmak suretiyle, bir mânâda, kendilerine geniş bir hareket sahası sağlayan dinî/tasavvufî zümrelerle, aralarında bir köprü oluşturmuşlar ve mümkün mertebe onların hizmetlerinden faydalanmaya çalışmışlardır. Ö.Lütfi Barkan, bu derviş gruplarının, beyliğin kuruluş safhasında oynadıkları çok yönlü role temas ederken, "Fütuhatı başarmak için Osmanlı ordularına yalnız teşkilâtlı ve imanlı muharip temin etmekle kalmayıp, bu misyoner dervişlerin dinî ve soya! fikirler propagandası!e de halk kütleleri arasında çok faal bir maya gibi faaliyete geçerek, o memleketlerin sosyal bünyesinde ve siyasî kuruluğunda büyük yenilikler yapmak için müsait kaynaşmayı yaratmakta, temsil ve fütuhat işlerini kolaylaştırmakta önemli oldukları da muhakkaktır." der.
İlk dönem Osmanlı sultanlarının bu tavırları, yâni tekke ve tarîkat mensupları ile aralarında tesis ettikleri rabıta, imparatorluğun uzun târihi boyunca bir takım mâhiyet farkları oluşmuş olmakla birlikte değişmeden devam etti. Bu zümreler, sosyal bir huzursuzluk kaynağı olmadıkları ve devletin politikaları ile uyumlu hareket ettikleri sürece, merkezî yönetimin desteğini yanlarında buldular. Kendilerine geniş vakıf topraklan tahsis edildi; maîşet sıkıntısından uzak, huzur içinde yaşadılar. Aşağıda kısaca temas edileceği üzere, huzursuzluk kaynağı hâline gelmeye başladıkları durumlarda ise, Osmanlı merkezî yönetiminin her türlü müsamahayı bir tarafa bırakarak, bu huzursuzluklara sebebiyet verdiklerine inandıkları kimseleri ortadan kaldırmakta tereddüt etmedikleri görülür.
Bu umûmî girişten sonra, yazımızın konusuna dönersek, Şeyh Muhyiddîn Mehmed-i İskilibî, işle böyle bir geleneğin içinde yetişmiş, Osmanlı merkezî yönetiminin en başında bulunan kişiyle yakın ilişkiler kurmuş, mensup olduğu dinî ve tasavvuf! geleneğin nüfuzunu devletin hizmetine sunmuş bulunan bir zattır. Kendisini daha yakından tanıyalım:
Bir soru: Nev'î-zâde Atâyî'nin "sultânu't-tarîk(a), bürhânu'l-hakîka,... câmî'u'l-ukûl ve'l-menkûl, hâvi'l-fürû' ve'l-usûl; mecma'u'l-bahreyn-i ulûm-ı zâhire ve bâtına..", "tâcü'l-ârifîn, sultânu'l-mükâsifin..." gibi sıfatlarla tavsif ettiği Şeyh Muhyiddîn Mehmed-i İskilibî (el-İmâdî) kimdir?
Yukarıdaki soruya bir cümle ile cevap vermemiz gerekirse, "tarîkat sultânı, hakîkatin delîli, aklî ve nakli ilimlerin kendisinde toplandığı, fürû' ve usûl ilimlerini hâvi, zâhir ve bâtın ilimleri denizinin kendisinde bir araya geldiği" bu zat, XVI. yüzyılın ünlü şeyhülislâmı Ebussuud Efendi'nin babasından başkası değildir. Şeyh Yavsı ve Sultan II. Bâyezîd'le arasındaki yakın ilişki dolayısıyla Hünkâr Şeyhi olarak da anılan bu zat, yine Atâyî'nin ifâdesiyle,"evc-i bürc-i İskilib'den bedîd" olmuştur. Doğum târihi hakkında bir bilgimiz bulunmadığı gibi, babası Mustafa el-İmâdî hakkında da fazla mâlumâtımız yoktur, İskilip'te doğan Şeyh Muhyiddîn, Taşköprülü-zâde'ye göre, bir süre meşhur Ali Kuşçu (ö. 879/1474) ile Alâeddîn Aliyy-i Tûsî (ö. 887/1482}'den ders almış, fakat Ali Kuşçu'nun vefâtı üzerine, tasavvufa yönelerek önce Şeyh Muslihüddîn-i Kocavî'nin yanında bulunmuş, "istikmâl-ı melekât ve tahsîl-i kemâlât üzre iken teferru' ü tecerrüd idüp (ondan ayrılıp) ârif bi'llâh Şeyh İbrâhîm-i Kayserî'nin" hizmetine girmiştir. Muhyiddîn Mehmed'in, Şeyh Muslihüddîn'i niçin terk ettiği husûsunda açıklayıcı bir mâlumat bulunmamakla birlikte, kendisinin bir arayış içinde olduğunu ve bulunduğu ortamdan rûhî bir tatminsizlik duyduğunu düşünmek mümkündür. Atâyî, onun tasavvufa geçişine temas ederken, sâdece ".. tahsîl-i kemâl eyleyüp kesb-i envâr-ı fezâ'il içün devr-i menâzil iderek ulemâ-yı Rûm miyânında cevâhir-i zevâhir-i ulûm ve ferâ'id-i fevâ'id-i mantûk ve mefhûm ile... ser-efrâz-ı âlem.. (ve) mümtâz u müsellem oldukdan", yâni kısaca zâhir ilimlerde kendisini yetiştirdikten sonra tasavvufa yöneldiğini, Şeyh İbrâhim-i Kayserî'den "feyz ü kemâlât" tahsil edip 'irşâd icâzeti' aldığını belirtir.
Mecdî, Taşköprülü-zâde'ye "tezyîl" kabîlinden olmak üzere, Şeyh Muhyiddîn Mehmed'in, bir süre kendisinden ders de aldığı meşhur âlim "Mevlânâ Ali Kuşçu'nun biraderinin kerîmesini tezevvüc" eylediğini belirtir ki, Ebussuud Efendi'nin bu "tezevvüc"ün meyvesi olup olmadığını bilemiyoruz.
Kaynaklarımız bütün bu gelişmelerini hangi târihlerde cereyan ettiğini net olarak belirtmezler. Ancak, bundan bir müddet sonra Şeyh Muhyiddîn'in hacca gitmek için yola çıktığını, Amasya'da, zamanın Amasya vâlisi Şehzâde (II) Bâyezîd ile görüşüp tanıştığını ve kendisiyle sohbet ettiğini biliyoruz. Taşköprülü-zâde'nin rivâyetine göre, burada sohbet sırasında mevzûu dönüp dolaşıp "merâsim-i saltanatım husûlüne müte'allik kelâm", yâni 'tahtın kime müyesser olacağı' husûsuna gelince, Şeyh Muhyiddîn, "İnşâ'allâhu Te'âlâ tavâf-ı mutâf-ı enâmdan, ya'nî Harem-i muhterem-i İrem-ihtirâmdan zemzeme ve safâ ile kufûl ü ric'at eyledüğümde serîr-i saltanatı kudûm-i meymenet-rüsûmundan mükteseb-i ... şeref ü izzet.." bulmak "mukarrerdür" cevâbını vermiş ve bu cevâba ziyâdesiyle memnun olan Şehzâde Bâyezîd, hükümdar olunca şeyhin bu sözlerini unutmamış, "bu sebebden... şeyh hazretlerine gayet mahabbet idüp kemâl-i mertebe ve mertebe-i kemâlde meveddet" etmiş, kendisine İstanbul'da Eyüp'te büyük bir zâviye yaptırmıştır. Bu zâviye son derece rağbet görecek; halktan, ulemâdan, askerlerden, vüzerâdan, kısacası cemiyetin her tabakasından insanlar kendisini ziyâret edecek, sohbetinde bulunacaklardı. O kadar ki, Sultan II. Bâyezîd'in, Muhyiddîn Efendi'yi kendisine "şeyh", edindiğini ve bu sebeple şeyhin, halk arasında "hünkâr şeyhi" olarak anılmağa başladığını görüyoruz. Mecdî'nin ifâdesiyle, pâdişâh "ba'zı evkâtda kalb-i Şerîfi(ni) teshîr içün da'vet idüp dâ'ire-i me'mûl ü mes'ûlden bîrûn iclâl ü ikrâm ider idi. Şeyh hazretleri şeref-i sohbet-i pâdişâhî ve sa'âdet-i musâhabet-i sultanî ile bir dâ'ire-i übbehet ü celâl ve riyâset ü iclâl" eylemişti, Sultan II. Bâyezîd ile Şeyh Muhyiddîn Mehmed arasındaki muhtemelen Ebussuud Efendi'nin doğumundan önce kurulan bu dostluk ve yakınlık, ileride bu ünlü âlim, şeyhülislâm ve âilesi için ikbal yollarını açan bir vesîle olacaktır. Şeyh Muhyiddîn, niçin döndüğü bilinmemekle birlikte, 920 (1514)'de aslî memleketi olan İskilip'te vefat etmiş ve burada defnolunmuştur. Sonraki bir târihte, oğlu Ebussuud Efendi tarafından kabrinin bulunduğu yere bir câmi ile bir imâret yaptırılmıştır, ki söz konusu câmi bugün hâlâ mevcuttur.
Şeyh Muhyiddîn Mehmed-i İskilibî, Fâtih'in hocalarından Akşemseddîn'in mürşîdi olan Hacı Bayram-ı Velî'nin vâsıtalı müntesiplerinden ve hulefâsındandır. Yukarıda adı geçen, kendisine tâbi olduğu Şeyh İbrâhîm-i Kayserî, Akşemseddîn'in; o da Hacı Bayram-ı Velî'nin halîfesi idiler. Şeyh Yavsı'nın bu silsile içerisindeki yerine gelince: Nev'î-zâde Atâyî, Bayramî tarîkatinin silsilesini şu şekilde verir:
Ebü'n-Necîb-i Sühreverdî, Kutbüddîn el-Ebherî, Rüknüddîn Muhammed e's-Secâsî, Şihâbüdddîn Muhammed-i Tebrîzî, Cemâlüddîn Seyyid-i Tebrîzî, İbrâhîm Zâhid-i Gîlânî, Safiyyüddîn-i Erdebîlî, Sadrüddîn bin Safıyyüddîn-i Erdebîlî, Hamîdüddîn-i Aksarâyî, Hacı Bayram-ı Ankaravî, Akşemsüddîn, İbrâhîm-i Kayserî (:Tennûrî), Şeyh Muhyiddîn Mehmed-i İskilibî. Şeyh Muhyiddîn'den sonra yerine Muslihüddîn-i Sirozî geçmiştir. Atâyî bu silsilenin baş kısmına, yâni Ebü'n-Necîb-i Sühreverdî'den öncesine dâir bilgi vermez. Ancak gelenek, bu silsileyi Hazret-i Ali kanalıyla Hazret-i Muhammed (a.s.}'e şu şekilde bağlar: Vasiyyüddîıı el-Kâdî, Muhammed-i Bekrî, Muhammed-i Dîneverî, Mimşâd-ı Dîneverî, Cüneyd-i Bağdâdî, Seriyy-i Sakatî, Ma'rûf-ı Kerhî, Dâvûd-ı Tâ'î, Habîb-i A'cemî, Hasan-ı Basrî, Aliyyü'l-Murtazâ, Hz. Muhammed. Bu silsile içerisindeki sûfîler, tasavvuf vâdîsinde İslâm târihinin büyük isimleri idiler. Gerek Mâverâünnehir ve gerekse Irak havâlîsi sûfîliğinin, şu veyâ bu şekilde, burada adları geçen mutasavvıflarla ilişki içerisinde bulunduğu mâlumdur. Öte yandan, tasavvuf neşvesinin her türlüsünü yine aynı isimler etrafında görmek mümkündür. Meselâ, Mevlânâ'nın bilinen mâcerâsında mühim bir rol oynamış bulunan Kalenderî-meşreb Şems-i Tebrîzî, bu silsile içerisindeki İbrâhîm Zâhid-i Gîlânî ile "pîrdâş" idi. Ebü'n-Necîb-i Sühreverdî ise, XIII. yüzyılın en büyük mutasavvıflarından Sühreverdiyye tarîkatı pîri, Avârıfu'l-Ma'ârifîn müellifi Şeyh Şihâbüddîn Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî'nin yeğeni, dâmâdı ve halîfesi idi. Keza, Ebü'n-Necîb aynı zamanda Zeyniyye tarîkati ile ilgili silsilenin de başında gösterilir. Aslında, Bayramî tarîkati silsilesi, Atâyî'nin verdiği isimlerden yukarıya doğru çıkıldıkça, yâni Ebü'n-Necîb-i Sühreverdî'den ötesi son derece karmaşıktır, isimler birbirine girer; her isimden yeni kollar türer ve böylece Hazret-i Muhammed'e uzanan silsilede, öteki tarîkat ve tasavvuf akımları da daralarak içice geçerler. Ancak, şu da var ki, Hazret-i Muhammed'e ulaştırılan bu bağlar, çoğunlukla tasavvuf geleneğinin kendi rivâyetinden öte gitmezler.
Burada, söz konusu silsile içinde yer alan mutasavvıflar hakkında bilgi vermek gibi bir maksadımızın olmadığını belirtmemiz gerekir. Fakat, bu silsile içerisinde yer alan şahsiyetleri, onlardan ayrılmak sûretiyle teşekkül eden tasavvuf akımlarını veyâ tarîkatleri ana hatlarıyla gözden geçirdiğimizde, Şeyh Yavsı'nın içinde bulunduğu tasavvuf zemîninin, bir ayağı Sünnî bir çizgiye, Öteki ayağı mûtedil bir melâmet anlayışından, daha sonraki gelişmelerde görüleceği üzere, kaba bir materyalizme kadar uzanabilen bir vahdet-i vücûd çizgisine oturduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu zemin, bilhassa Akşemseddîn'den başlamak üzere, gittikçe daha Sünnî bir karakter kazanacaktır. Lâkin, söz konusu Sünnîliğin, medrese kanalıyla ulaşan ve bugün anladığımız mânâdaki Sünnîlikten nisbeten farklı olduğu, tasavvuf tefekkürünün kendi yapısından kaynaklanan bâtınî ve te'vîlci karakterinin bunda etkisinin bulunduğu görülmektedir. Nitekim, Gölpınarlı'nın belirttiği gibi, Şeyh Yavsı'nın şeyhi İbrâhîm-i Kayserî (:Tennûrî)'nin Gülzâr adı eserinde bile "vahdet-i vücûdun en müfrit telâkkileri" görülebilmektedir. Öte yandan Mecdî, "tezyîl" niteliğinde olmak üzere, Şeyh Muhyiddîn Mehmed'in, Şeyh Bedreddîn'in eseri sayılan "Vâridât nâm kitâba şerhi" bulunduğunu zikretmektedir. Savunduğu görüşler ve Osmanlı devletinin başına açtığı gâileler yüzünden, Osmanlı resmî çevreleri ve ulemâsınca pek de sevilmeyen bir kişi olan Şeyh Bedreddîn'in, materyalist bir yönü de bulunan bu eserini Şeyh Yavsı'nın şerh edebilmesini, ancak böyle bir gelişme çizgisi içerisinde açıklamak mümkündür. Bu arada Gölpınarlı, Bayramî tarîkatinde Akşemseddîn kolunun "tamâmiyle klâsik ve ehl-i beyt muhibbi olmakla birlikte, Sünnî bir tarîkat' olduğunu ve Şiî temâyüllere hiç rastlanmadığını vurgular ki, bu da, Şeyh Muhyiddîn Mehmed'in dâhil olduğu asıl Bayramîliğin, Osmanlı merkezî yönetimi ile oldukça uyum içinde bulunmasının sebeb-i hikmetini açıklar.