Tanıdığım Recep Yazıcıoğlu PDF Yazdır E-Posta
Pazar, 14 Eylül 2008
Pazar, 14 Eylül 2008 | 807 defa okunmuştur.
            

Birlikte çalıştığımız yıllarda görevli gittiğim bir İstanbul seyahatimde karşılaştığım eski arkadaşım sormuştu : ‘Sen yanındasın bilirsin. Yahu bu vali solcu mu, sağcı mı?’ O sıralarda İdris KÜÇÜKÖMER ’in Türkiye’deki sağcılar aslında solcu, solcular da sağcıdır, tartışmalarının yoğunluğu içindeydik. Kendinizi boşuna paraladınız demeye gelen akademik, felsefi ve tarihi izahları yorumlamakla uğraşıyorduk.Geçmişteki işin içine silah girince başlayan cepheleşme ortamında şekillenen kemikleşmenin eseri olarak sorulan bu soruyu cevaplamada hayli zorlandım. Sözleri, uygulamaları ile onu bir yere kondurmak mümkün gözükmüyordu… Biz kategorik bakış açıları ile hayatımızı, zihniyetimiz şekillendirmiş, bunun rahatlığı, konforu, kolaylığı ile aslında mutlu mutlu geçinip gidiyorduk. Siyasette ÖZAL ’ı anlamasak da -ki hala tam anlamış değiliz-, beğenip oy veriyorduk ama bu vali eski köyde yeni bir şeyler söyleyip durmaya başlamıştı. Bazı valiler makamın önemini darmadağın ettiğinden filan bahsediyorlardı. Kaymakam adaylığı stajı için il tercihi yapacağım zaman birisi ‘yanına gidip ne yapacaksın, adam delinin teki’ demişti. Çünkü biz çok akıllıydık. 8 sene sonra 1993 yılında görüşü alınıp yanına vali yardımcısı olarak yollamıştı bakanlık…12 Eylülden önce bu sağcılık, solculuk gibi veya solaklık, salaklık vs… etiketinden uzak kalmak öyle kolay da değildi. ‘Renksiz’, ‘ot gibi’, ‘ekmek partili,’ sıfatları da psikolojik olarak bir yere ait olmayı adeta dayatıyordu. Vızır vızır kurşunlar ortada gezerken herkes kafasını bir sipere gömmüştü. Bu sipere sadece fiziken değil demek ki zihnen de girmiştik ve neredeyse bir daha çıkamadık. Türkiye dışarıya açıldıkça dünyanın kaç bucak olduğunu yavaş yavaş göre göre bu siperlerin bu ülkenin geleceğini de nasıl kararttığını yeni yeni anlıyoruz.Sağcılık ve solculuk gibi Türkiye’de insanların fikirden ziyade kültür, tarih, dış dünya, yaşam tarzları ve dine bakış açılarının ışığında şekillenen kavramlarla birilerini tanımlamak çok zordu. Siyasi tercihler, oy dağılımlarına bakınca oturmuş, istikrarlı bir ülke yapısına sahip olmadığımızı da zaten biliyoruz.12 Eylül darbesinin sebep olduğu şok sonucu herkesin aklının başına geldiği,   ben şuyum ama şuna da karşı değilim, bunu da benimserim gibi ‘evet ama’lı tanımlamalar yaşanan bir toplumda, Recep Beyi anlatmaya çalışmak gerçekten zordu.  Anekdotlar açısından son derece zevkli, kolay ama anlamak açısından zor… Neden ve nasıl; cenazesinde ülkenin bütün toplum kesimleri birleşmişti? Benzer manzarayı en son ÖZAL ’ın cenazesinde de görmüştük.Valilik kararnamesi 1984 yılında köşkten iki kere geri çevrilmiş, sonunda rahmetli ÖZAL bizzat kendisi götürmüş. Kenan EVREN; ‘Recep Bey için komünist diyorlar’ deyince ÖZAL; ‘bizim için önemli değil’ demiş. Adı komüniste çıkmış pek çok kişi bu ülkede yıllarca kaymakamlık, valilik yapmıştı halbuki… Dış dünyayı, gelişmiş ülke şehirlerini gördükçe Türkiye’de devletçiliğin, komünizmin en alasının yaşandığını, hala da yaşatılmaya çalışıldığını anlamakta gecikmedik. Hele hele bu ülkenin belediyelerinin çok büyük bir kısmının komünizan bir anlayışla yönetildiğini, şehirlerdeki roman vatandaşlarımızın yaşadığı yerlere benzer lümpen manzaraları gördükçe bunu insan daha iyi anlıyor. Oysa bu ülkenin bugün pek çok yöneticisi komünizmden Türkiye’yi korumak için ne mücadeleler vermişler, ne nutuklar çekmişler, ne kanlar dökmüşlerdi… Türkiye’de en çok soruşturma geçiren ama bunu hiç dert etmeyen, kahretmeyen birisi olduğunu çoğu kimse bilmez. ‘İhmali mesuliyet yoktur,  icrai mesuliyet vardır’, sözünü yazdığı her savunmanın arkasına ilave etmek zorunda kalmıştır. Yine ‘takdir beklemiyoruz bari tekdir edilmeyelim’ sözünü de maslahata, ihtiyaçlara uygun ama usule ters icraatlarının sonunda geçirdiği soruşturma ifadelerine yazardı. Usulsüzlük ile yolsuzluk arasındaki ince çizginin aynen kahramanlıkla hainlik arasındaki ince çizgi gibi çoğu zaman karıştırıldığı bir ülkenin sakinleriyiz.Cumhuriyet tarihinde kendisini her türlü garantiler ve imtiyazlar sistemi ile donatan bürokratik yapılanmalar sonucu ihmalden dolayı işini kaybeden tek bir memur, kamu işçisi yoktur. Liyakatin değil sadakatin esas alındığı bir devlet yapısında siyaset de buna kendini uydurmak zorunda kalmıştır. Çalışanların iyi niyetten kaynaklanan hataları ise akıl, namus, ahlak, karakter gibi gidince bir daha geri gelmeyen morallerini, motivasyonlarını yok edecek uygulamalara sebep olur.             Ancak teftiş elemanı bolluğunun çok sayıda olduğu, bütün resmi kurumların neredeyse her sene denetimden geçtiği bu ülkenin, yolsuzluklar sıralamasında neden dünyanın önde gelen ülkeleri arasına girdiği de hiç dikkati çekmez. Çünkü iki karpuz bir koltuğu sığdırılmaya çalışılır, ikisi de yarım yamalak olur.            Bakanlık bünyelerindeki teftiş kurullarının aslında siyasi çürümenin baş sebebi olan bakanlık yapılarını dolaylı olarak tahkim ettiğini, kurmay sınıfı sayılabilecek bu kurulların bürokratik veya siyasi değişim tekliflerine fazla yakın olmadığını kaç kişi onun kadar söyledi?Şerif MARDİN’ in ifadesiyle; fiiliyatta mahvolmuş ama kâğıt üzerinde düzenli bir Türkiye bürokratik elitlerce tercihe şayandı. Recep Beye halkın sevgisi ile bürokratik elitlerin sevgisi arasında nitelik farkı vardı. Bürokratlar özellikle yüksek tepelerdekiler ‘sevgilerini’ daha mahirane metotlarla göstermeyi çok iyi becerirlerdi. Sadece 3,5 yıllık merkezdeki döneminde 80’in üzerinde müfettişle tanışmak herkese ‘nasip’ olmaz.Merkeze alındığı dönemlerde, savunma hazırlamak ve ifade yazmaktan vakit bulabildiği bir zamanda, tanınmış bir gazeteci ile televizyon söyleşine çıkmak üzere hazırlık yapıyordu. Gazeteci özetle dedi ki; ‘sayın valim, sizin yaptığınız yatırımlardan daha fazlasını yapan pek çok vali var. Yine pek çok vali sizin kadar halkın içerisinde, tevazu, gayret, sorumluluk, işini takip, dürüst olmak gibi pek çok konuda yine size benzeyen hatta sizi geçebilen örnekler var. Açık sözlülük, gerçekleri dile getirmek gibi konularda da yalnız değilsiniz. Ama vali denince akla siz geliyorsunuz. Siz neden 1984 yılından beri taşrada olduğunuz halde Türkiye gündemindesiniz? Taşradakiler ülke gündemine girer çıkarlar, fazla kalmazlar.    İşin sırrı nedir?’            Benzer bir soruyu beraber çalıştığım değerli bir valimiz de sormuştu: ‘Basının Recep Beye olan ilgisi nereden kaynaklanıyor? Eğer bir imkân sağlamak vs… olsa bir yere kadar gider. İmkân sağlamakla, zorlama ile vs… yine olmaz.’            Recep Bey kendisinden önceki ve dönemindeki meslektaşlarının yaptıkları hizmetleri, icraatları vs… daha iyi yaptığı için değil Türk toplumun önüne farklı bir gelecek tasavvuru çizdiği, çizilen bu tasavvurun da bu milletin ihtiyaçlarına, beklentilerine çok uygun olması, Türk devletinin sahip olduğu uyduruk bir sistemin değişmesi özlemlerini seslendirdiği için konuşulan, tartışılan, takip edilen ve taklit edilen birisiydi. Bilgisayarın proğramları gibi devletin de eskimiş bir proğrama sahip olduğunu, bundan aslında asker-sivil-bürokrat-iş adamı- sanayici dahil kimsenin memnun olmadığını, ama kimsenin de kişisel veya kurumsal meşruiyetini kaybetmeden, yanlış algılanmadan, her türlü ideolojik perspektiflerden arınmış olarak eleştiremediği bir ortamda Recep Beyin çıkışları önemliydi. Kurmay subayların yetiştirildiği İstanbul Harp Akademileri’nde verdiği konferansla en çok alkışlanan iki kişiden birisi olmuştu. Diğeri Sakıp SABANCI idi..            Bu açıdan yine ona benzeyen kişilerden bir farkı da; hem söyleyen, kişilerle uğraşmadan olguları konuşan, hem yazan, hem de yapan birisiydi.            Recep Bey bu ülkede çok hizmet, çok yatırım yapmanın yetmeyeceğini, 50-80 senede yapılanların 2-3 senede yapılabileceğini, esas olan halkın işin içine katıldığı sistematik değişimlerin, yapısal düzenlemelerin olduğunu, devletin işletim sisteminin değişmesi gerektiğini gören, her platformda bunu konuşan, orijinal bir üslupla söyleyen nadir insanlardan birisiydi. Bütün yanlışlıklarına, olmazlıklarına rağmen halkın dışlandığı, komünizan tarzda bürokratik anlayışın belirleyici olduğu yapılarla Türkiye’nin iddiasız bir ülke olma vahametine sürüklendiğini gören birisiydi. Başkanlık sistemini anlatırken; parlamentonun yürütmeyi gasp ettiğini, Foto Baydaş ve Sürveyan Bektaş ’ın tayin, terfi makamına gelebildiklerinden espri ile karışık dert yanardı.Siyasi iktidarların kadro değişiklikleri ile ‘oyalandığını, ‘bunaltıldığını’, bunun bu ülkeye yetmediğini söylerdi. Başhekimler değişir, solcusu gider sağcısı gelir, dinsizi gider dindarı gelir ama hastane kuyrukları değişmez, vali gider yenisi gelir, çok çalışkan, takipçidir, başarılıdır ama sonuçlar da yine fazla değişiklik olmaz…Buna çare bulmak için ‘sil baştan’ derdi. Adeta gökten ilham gelir gibi yepyeni şeyler söyler, üstelik de ikna ederdi.Yanlışın bile zamanla dengesinin oluştuğunu, kısmi düzeltmelerin ise dengeyi tamamen bozduğunu söylerdi. Ancak geleneksel toplum aklı bir çıkış yolunu mutedil anlayışlarla bulmasını becerirdi bu ülkede…Günümüzdeki bazı uygulamaları; özellikle İskilip Belediyesi’nde ölçek ne kadar küçük olursa olsun nitelik açısından yapılanları görmesini gerçekten arzu ederdim. Belediyecilik tarihinde 20.000 nüfuslu küçük bir ilçede sistematik açıdan çok köklü uygulamaların çok kısa bir sürede hayata geçirildiği bir yapı hayattayken içine girdiği umutsuzluğu belki bir nebze giderirdi. Çünkü artık kamikaze metotlarının dışında bu ülkenin adam gibi bir ülke olamayacağı gibi bir psikoloji son zamanlarında üzerinde hâkim olmuştu. Bir gün espriyle karışık olarak,  ‘öldüğümde mezar taşıma adam gibi demokratik, modern bir ülkede yaşayamamadan öldü, gitti diye yazılsın şeklinde vasiyet edeceğim’, derdi.            Yaşasaydı; bunu biz yapalım, başkası dedi diye değil, mecbur kaldığımız için değil, derdi…            Bu ülkede söyleyenler yapamaz, yapanlar söyleyemez, yazamaz. Bu olgunun farklı bir örneği de Turgut ÖZAL ’dı. Hep söylediklerini yaptı. İktidara gelmeden önce ne yapacağını bilen ilk siyasi hareket Özal’dan kaynaklanmıştı. ÖZAL ’ın vali yaptığı Recep Beyden sonraki bir uygulaması da kardeşini Diyanet İşleri Başkanı yapması oldu. Bugünün idari, siyasi kadrolarının çoğu onun zamanında bu ülkeye kazandırılmıştı. ÖZAL; diğer siyasi kadrolardan farklı olarak yeni simaları siyaset, idare ve iş dünyasına kazandıracak bir perspektifin sahibiydi.             Önce Tokat sonra Erzincan, Recep Beyle beraber il olarak Türkiye’de gündeme gelirlerdi. Spor kulüplerinin bile yeterince yapamadığı bir reklamla Türkiye gündeminde sürekli anılan bu iller, rahmetliden sonra açıkça belirtmek gerekirse diğer iller gibi; ondan önce ne kadar konuşuluyorsa o kadar konuşulur, algılanır oldular. Tokat ve Erzincan denince gene açıkça belirtmek gerekirse akla önce valisi gelirdi.  Vali gitti, gündem bitti gibi oldu. Akabinde Denizli; tekstildeki 1 milyar dolarlık ihracatı, sanayisi, ürünleri, horozu yanında yeni atanan valisi ile beraber Türkiye’de farklı bir yere oturdu.            Cenazesinde Denizlili birisinin söylediği söz hala kulaklarımda: ‘İki ay önce babam öldü, ona bu kadar ağlamadım.’ Hâlbuki Denizli’de sekiz ay görev yapmıştı. Sekiz ayda bir vali ne yapar da bu kadar benimsenir?             Hayatında ona sıkıntı çektiren, akademik lafazanlıklar ile olmadık eleştirileri yöneltenler, 3,5 yıl Ankara’da ‘konuşmaktan yorulmuştur, istirahat etsin’ diyenler de cenazesindeydiler ve onlar da gerçekten üzgündüler. Mesele demek ki yine sistematik bozukluklardan kaynaklanmıştı.            47 yıllık süre içinde önce ÖZAL ’a, sonra Recep Bey’e ağladığım kadar kimseye ağlamadım.             Türkiye bu iki insana neden bu kadar ağladı?             

 

 Orhan ÖZTÜRK İskilip Belediye Başkanı

+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
+/- Yorumlar
Yeni Ekle

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( Pazar, 14 Eylül 2008 )
 

Yazarlarımız