ŞEHİR: MEDENİYETLERİN BULUŞMASI PDF Yazdır E-Posta
Cumartesi, 02 Nisan 2011
Cumartesi, 02 Nisan 2011 | 298 defa okunmuştur.

                      Güneşin yedi rengi; birbiri ile oluşturduğu ahenk sonucu tek bir renge dönüşmektedir. Bunu hepimiz biliyoruz. Sizler, bizler ve hepimiz, şu anda varlığımızla, duygu, düşünce ve inandıklarımızla güneşteki yedi rengin tek bir renge dönüşümü gibi aynı duygu , düşünce ve heyecanla  bir aradayız.  Bunu hissediyorum. Dünyanın insanlık tarihi kadar eski, en az orta-doğu kadar güçlü en mistik coğrafyasından; Anadolu’dan, Türkiye’den ve İskilip’ten getirdiğim muhabbetle sizleri selamlıyorum.

                      Mostar Köprüsü eski Yugoslavya’da Sırp, Hırvat ve Boşnaklar arasında 1993 yılında başlayan savaş sırasında Hırvatlarca yıkıldı. Bu köprü Mimar Sinan tarafından 1450’li yıllarda yapılmış ve 500 yıllık bir maziye sahip muhteşem bir köprüydü. Ben bu köprünün yıkılmış halini 1997 yılında gördüm. Altından büyüleyici güzellikte muhteşem bir ırmak akıyordu. Savaşın 1995 yılında bitiminden sonra BM ve UNESCO’nun önderliğinde köprü yeniden 2004 yılında aslına uygun olarak yapıldı ve hizmete girdi.

                     Bu vesileyle yapılan açılış töreninde geçmişte birbiri ile savaşan üç kesim yani köprüye sahip olan Boşnak Müslümanlar, yıkan Hırvatlar ve Sırplar bir araya gelerek halay çektiler. Yeniden yapılışını birlikte kutladılar. El ele tutuştular.

                      Herkes şu soruyu sordu: Mostar köprüsünü yıkanlar, yapanlar, sahipleri hiçbir şey olmamışçasına bu savaştan sonra bir araya nasıl gelebildiler? Madem bir araya gelebiliyorlardı neden birbirleri ile savaştılar?

                     Bu sorunun tek bir cevabı vardır: O da insanların ve medeniyetlerin aslında hepsinin mükemmelliği, zarafeti, asaleti ve haşmeti aramak yolunda aynı taleplere, arayışlara, sevdalara  sahiptirler. Sadece tarzlarının farklı olup bu talep bütün insanlar üzerinde aynı tarihi gerekliliklerin hükmünü icra etmektedir. Yani tarihsel bir mecburiyet benzer taleplere sahip herkesi nihai noktada bir araya getirmektedir.

                     Aklın, mantığın, vicdanın ve insaf ölçülerinin halen mevcut olduğu çağımızda bu hakikatin hükmünü icra etmesi sebebi ile birbiri ile savaşan insanların, milletlerin bile iyi, doğru ve güzellik arayışında yollarının kesişmesi kaçınılmazdır.

                    Mostar’ da  bu minvalde kaybedilen değerin büyüklüğünün sonradan anlaşılması, her kesim tarafından kabul edilmesi ile bunun yeniden kazanılması yönünde müşterek bir çalışma ortaya çıkmıştır. Bu sırada her türlü ön yargılardan, düşmanlıklardan uzaklaşabilmek mümkün olabilmiştir. Çünkü güzelliğin, asaletin, iyinin, ahlakın, doğruluğun  ve büyüklüğün milleti, ideolojisi, vatanı  vs...yoktur.

                     Anadolu coğrafyası bu manadaki her ırkın, milletin ve dinin mensupları tarafından vücuda getirilmiş büyük, güzel eserlerin, zarafetin, asaletin  kimler tarafından  yapılmış olursa olsun hiçbir komplekse kapılmadan , endişeye girmeden bağrında taşıyabilmiş, günümüze kadar muhafaza edebilmiş bir coğrafyadır. A.B.D. Başkanı George BUSH’un Türkiye’yi ziyaret ettiğinde İstanbul’da konuşma yaptığı yerin sağında cami, solunda kilise, karşısında Japonlar tarafından inşa edilmiş Boğaz Köprüsüne nazır bir mekan olduğunu söylemek istiyorum. Ankara’da Ulus’ta Hacıbayram Camiinin hemen yanındaki eskiden yapılmış kilise halen muhafaza edilmektedir.               

                 Türkiye’de bu türden binlerce örnek vermek mümkündür.

                  Bilgiyi çivi yazısı ile saklayan Sümerler, bilgiyi sınıflandırmaya çalışan ve Heredot, Pisagor, Diojen, Thales gibi insanların yetiştiği döneme tanıklık eden İyonyalılar, yaratıcıya hesap vermek için yaptıklarını yazan ve objektif tarih yazıcılığının temellerini atan Hititler  Anadolu coğrafyasında yaşamışlardır. Bunlar ve diğerleri ile  çağımızın bilgi toplumu olması yönündeki temeller yine Anadolu coğrafyasında atılmıştır. Türkiye bugün her yıl 200 civarında arkeolojik kazının yapıldığı bir yerdir. Ve Anadolu dünyanın en eski yerleşim bölgesi olarak Zeugma gibi 80.000 kişinin, Çatalhöyük gibi 50.000, Hiyerapolis gibi 100.000, İncil’de ismi geçen Laodikya 200.000 kişinin yaşadığı büyük şehirlere ev sahipliği yapabilmiştir.

                Bizler öylesine önemli bir kültürel kökenin mirasçıları olarak   sahip olduğumuz tarihi ve ahlaki sorumluluğun farkındayız. Yine bu coğrafyanın yetiştirdiği Mevlana Celaleddin Rumi’nin dediği gibi ‘dün dün ile gitti cancağızım , bugün yeni şeyler söylemek lazım’ anlayışı yanında tarihten aldığımız ilham, ders ve ibretlerle gerçekten farklı ve faydalı işler yapmak zorundayız.

                  Çünkü şehirler de insan metabolizmasına ve karakterine benzerler. İnsan metabolizması Allah’ın yarattığı en  güzel mükemmellere, denge ve ahenge   sahiptir.  Yani şehirlerimizde yaşanan çarpıklıklar ve yanlışlıklar, yetersizlikler insanın doğasındaki ve karakterindeki bozuklukların bir yansımasıdır. Dolayısı ile esas olan ortaya çıkan problemlerin çözümü değil şehirlerin de insanlar gibi doğaya, yaratılışın esası olan kanunlara uygun duruluğa sahip olmalarıdır. 

                 Geçmişte kurulan şehirlerimizin en önemli özelliği insanın bireysel özelliğini, değerini göz ardı etmemesi ve yok saymamasıydı. İyonyalılar, Sümerler, Hititler, Frigyalılar , Bizans, Selçuklu  ve Osmanlı şehirciliklerinin en bariz vasıfları aslında buydu. Bundan dolayı büyük, güçlü eserleri verebilmişler ve gelecekte yaşayabilen insanları yetiştirebilmişlerdir. Şehirlerimiz insanın kendi doğası ile buluşmasına müsait olabilmelidir.

               Global rekabet aslında şehirlerin rekabetidir. Benim Belediye Başkanlığını yaptığım İskilip’te esas amacım da budur. Benim şehrimde bunun yapılabilmesi için gereken potansiyel mevcuttur çünkü Ebussuud Efendi gibi Osmanlı Devletinin en büyük şeyhülislamının yetiştiği şehirdir İskilip... Kanuniye 26 sene şeyhulislamlık yapmıştı... 

                   Geçmişte Anadolu coğrafyasında ortaya çıkabilmiş güçlü medeniyetlerin sırrı şehirlerin insani taraflarının , estetiğinin, insan tabiatına uygunluğunun en mükemmel uygulamalarının gerçekleştirilebilmesi yolunda yabancılaşmayı önleyebilmeleridir. Bu vesileyle gelecek yüzyıllara hitap edebilecek büyük insanların yetişmeleri mümkün olmuştur.

                Tarihin aslında büyük insanların tarihi olduğu göz önüne alınırsa estetikten, doğadan uzak çarpık şehirlerden büyük insan yetişmesinin o kadar kolay olamadığı görülmelidir. Bizde bir söz vardır : ‘Sarayda başka kulübede başka düşünülür.’

                Şehirler sadece fiziki mekan ve kuru mühendislik tasarımlarından ibaret değildir.

Şehir planlaması denince meskenlerin, sanayi bölgelerinin, park, bahçe ve sokakların belirlenmesi, mahallelerin çizimi, meydan düzenlemeleri gibi eylemler akla gelmemelidir. Şehir planlaması aynı zamanda, toplumsal yapıyı, tarihi ve kültürel değerleri, çevresel yapıyı dikkate alarak kente yön veren bir çalışmalar bütünüdür.

            Evet, geçmişte yaşayan ve kökenlerinde Anadolu coğrafyası olan güçlü uygarlıkların dini anlayışları ne olursa hepsinde şehirleri alt yapı, fiziki mekandan, mimari uygulamalardan öteye insanın tabiatı ile uyumlu yerleşim yerleri olarak düzenleme gayretleri söz konusu olmuştur. Kendilerini ifade eden , iddiaları olan, geleceğe toplumlarını taşıyabilen  güçlü şahsiyetleri yetiştirebilmişlerse bunu şehirlerde yapabilmişlerdir.

                Dünya tarihinde (kökenin köy olması farklı bir husustur) köyde yetişmiş ilim, fikir adamı, evliya veya peygamber görülmemiştir.

                Güzelliğin, doğrunun ve iyiliğin vatanı yoktur. Bizler şehirlerimizi güzelliğin, doğruluğun ve iyiliğin vatanı haline getirmeliyiz. Çünkü bunlar yanlarına başka güzellikleri, doğrulukları ve iyilikleri çekerler. Bunlar birbirlerini beslerler ve severler.

                 Hepinizi Anadolu’nun otantik atmosferinde soluduğumuz büyük heyecanla selamlıyor, buradaki paylaşımlarımızın insanlığın mutlu, huzurlu ve ümitli geleceğinde bir katkısı olmasını Allah’tan diliyorum.

 ( 2005 - Singapur için)

+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
+/- Yorumlar
Yeni Ekle

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( Cumartesi, 02 Nisan 2011 )
 

Yazarlarımız