Perşembe, 07 Mayıs 2009 | 388 defa okunmuştur.
‘Kurumsal tükenmişlik devletimize egemen olmuş. Kimse yetkisini devretmek istemiyor.’ Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN Türkiye’de bürokrasi padişah otoritesinden daha fazlasına da sahip oldu. Yasama ve yargı padişah otoritesinde olmayan fonksiyonlar iken ülkemizde hakim ve savcılar dahi bürokratik mekanizmanın içerisinde ve üstelik son tahlilde yürütmenin ciddi etkisi altında oldular. Denge rejimleri denilen demokrasi bizde güçler ayrılığı yerine kuvvetler birliği denilen bir karakteri iktisap etti. Siyasi hükümetler Adalet Bakanlığı eliyle yargıda ciddi bir güç ve nüfuz kullanımına sahip olabildiler. Buna rağmen geçmişinde dünyaya adalet dağıtımı dolayısı ile hala özlemle anılan Osmanlıdan da intikal eden yargısal gelenekler değişen hükümetlere rağmen bağımsız kalabilme konusunda örnek sayılabilecek bir duruşun ortaya çıkmasına imkan verebilmiştir. Bürokrasi Türkiye’de politikaları belirleyen, karar veren ve uygulayan bir konuma gelebilmiştir. Dışişleri Bakanlığı için söylenen ‘hükümet politikaları belirler bakanlık uygular’ sözü bu açıdan biraz havada kalmaktadır. Bakanlıklar hepsini de yapmaktadır. Bu ülkedeki bütün ekonomik, siyasi ve sosyal politikaların belirleyicisi ve de uygulayıcısı bürokrasidir. Bu anlamda bürokrasinin işi siyasetçiden de zordur çünkü o siyasetçiyi de idare etmek durumundadır. Siyasi partiler veya hükümetler bütün şikayetlerine rağmen bu konularda sadece bürokrat tercihlerini yapmakta son tahlilde memur ne derse o olmaktadır. Bir dizel yağı reklamı vardı; ‘ne dersek o..’ şeklinde... Bu neden böyledir? Bürokrasi neden bu kadar ağırlıklı bir rol oynayabilmektedir denilirse buna verilecek cevap şudur: Bürokrasi toplumun bütün kesimlerini memurlaştırmıştır ve de bu ülkenin aristokrat kesimi, aydın kesimi, siyasetçisi, din adamları, ekonomistleri hatta burjuva denilen kesimi dahi bürokrat kökenlidir. Siyasetçilerin neredeyse tamamı bürokrasiden gelmektedir. Bunların çoğunluğu gerçekçi olarak üretim yapan kesimlerden değil dünya standartlarında tüketim yapmasını çok iyi bilenlerden oluşmaktadır. Üstelik bürokratik zihniyet gerçekçi üretim yapmak iddiasındaki kesimlere daima şüpheyle bakmış, onların fırsat bulursa havayı bile parselleyip satmayan gözü dönmüş fırsatçılar olduğu kanaatini daima muhafaza etmiştir. Üretici kesime karşı ilan ettiği gizli harbin gereklerini halen yerine getirmekten azade değildir. Herhangi bir sanayici bunun canlı şahididir. Bu açıdan AKP hükümetinin yerel yönetimlerdeki kadrolarını hükümete taşıması olayı son derece ciddi bir değişimin öncüsü gibidir. Bu ülkedeki demokrasi tarihinde yerel siyasetçilerin ülke siyasetine adeta el koyması ‘devlet yönetimi belediye yönetiminden farklıdır’ diye küçümseyen yaklaşımlara rağmen demokratik kazanımlar açısından sevindirici ve olumlu bir gelişme olup bunun devrim niteliğinde sayılabilecek esas yansımaları ileride daha iyi anlaşılabilecektir. Bürokratlarımızın çoğu vakit öğünerek söylediği ‘kurumuna siyaseti sokmamak’ şeklindeki ifadelerin aslında halkın denetiminden uzak olmanın bir ifadesi sayılmak gerektiği, bunun da son tahlilde bu ülkenin yararına olmadığı iddia edilebilir. Siyasetin ve siyasetçilerin ciddi bir itibar erozyonuna maruz kalmaları ve kamuoyu telakkileri dolayısı ile bunun iyi olduğu zannedilmektedir. Halbuki halkın denetimine açık olan kurumlarda yanlışlıkların ve yetersizliklerin ila nihaye devam etmesinin imkansızlığı açıktır. Bürokratik hegemonyanın tam olduğu bir kurumda halkın hassasiyetlerinin, ihtiyaç ve beklentilerinin yeterince gözetildiğini, karşılanabildiğini söylemek zordur. Elbette kasaba politikacılığı anlamındaki siyasi tavırlar vs... ayrı bir husustur. Siyaseti sokmamakla öğündüğümüz kurumların çağdaş , rekabetçi, verimli olmadıkları ve fonksiyonelliklerinin zayıf olduğu açıktır. Siyasetin girdiği kurumların genel görünümlerinin iç açıcı olmadığı gerçeğini dikkate alırsak yukarıda belirttiğimiz olgunun pek de kötü olmadığı söylenebilir mi? Söylenemez çünkü siyasetin temel ilkeleri ve kuralları da bürokratik zihniyet tarafından inşa edilmiş olup kurallarının ve kurumlaşmalarının toplumun ihtiyaçlarını, beklentilerini karşılamaktan uzak yapısı bu ülkede kural koymakta zorlanmaya yol açmakta ve de kural kirliliğine sebep olmaktadır. Kural kirliliğinin ne demek olduğunu anlamak için gelişmiş bir Batı ülkesinde bir miktar yaşamak şarttır. Bürokratik zihniyet siyasetçinin başarılı olma şansını da ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Bir başbakan ‘kurumsal bir tükenmişlik devletimize egemen olmuş. Kimse yetkisini devretmek istemiyor’ diye sıkıntısını ortaya koymaktadır. Bürokrasi ekonomik ve siyasi anlamda elinden alınan her türlü yetkiyi , imkanı daha sonra gizli fetihler yoluyla elde etmesini çok iyi bilmektedir. Üstelik yeniden yapılan fetihler eskinin daha sağlam olarak ele geçirilmesine yol açmaktadır. Devlet yapılanmasının toplumumuzun ihtiyaçlarına göre şekillenmesi gerekirken bürokratik elit kesiminin anlayış ve yaklaşımlarına göre daha çok yoğrulmaktadır. Bu ülkede sürekli reformlardan bahsedilmesine ve bunların yapılmasına rağmen hala devletle halk arasında kopukluk devam etmektedir. Dünyada hiçbir ülkede bürokrat eliyle gerçekçi bir reform yapıldığına dair örnek yoktur. Varsa da ben bilmiyorum... Nitekim bu ülkedeki dış dünya ile uyum sağlama, çağdaş dünya ile kimliğini ve kişiliğini koruyarak entegre olmak adına yapılan bütün girişimler sürekli dışarıdan gelmektedir. Osmanlı padişahlarının ıslahat ve tanzimat düzenlemelerine gitmek mecburiyetlerinin kaynaklandığı nokta da buydu. Yani verimliliğini ve fonksiyonunu kaybeden kurumların yerlerine yenisini koymaktı esas amaç... Daha sonra bu hareketler çoğunluğunu kazandığımız savaşlara rağmen içine düşülen ekonomik bunalımlar, teknoloji geliştirmeye imkan sağlayamayan iç ve dış gaileler sebebi ile kültür ve medeniyet dairesini değiştirmeye yönelik hareketlere dönüştürülmüştür. Bunda insanların ve toplumların daima üst gelir grubuna sahip, zengin ülkeleri taklit psikolojisi ciddi bir rol oynamıştır. Bu doğal olgunun pratikteki yansımaları ise üretimde değil tüketimde baş göstermiştir. Bir zamanlar Avrupa’daki video sayısının toplamından daha fazlası Türkiye’de vardı. Örnekler çoğaltılabilir. Halbuki sapık dinler ve kültürel formlara rağmen dünyada ekonomik gelişmesini, kalkınmasını sağlayabilen, gelişmiş bir kültürel seviyeyi yakalayabilmiş Japonya, Singapur gibi örnekler de ortadadır. O zaman biz bu acılı, kanlı ve gözü yaşlı süreci neden yaşadık diye bir soru akla gelebilmektedir. Türkiye bürokratik zihniyetin bu ülkeye neler kaybettirdiğini anlamak için ÖZAL ’ın gelmesini beklemiştir. Ve ÖZAL bu ülkede tartışarak çözüme kavuşturulan hiçbir meselenin olmadığını, olamayacağını gösteren Atatürk’ten sonraki en büyük devrimcidir. Ölümüne en çok ağladığım iki kişiden birincisi olan ÖZAL ’ı yaşadığı müddetçe taşıyamadık, anlayamadık. Ölümünden önce hakkında ne düşünüyorsam şimdi de aynı şeyleri düşünüyor olmanın mutluluğunu ve gururunu yaşayan birisi olarak ÖZAL ve bürokrasi konusuna devam edeceğiz.
|