Online ÜyelerÇevrimiçi üye yok
|
|
Bu bir Ahmet Kaya yazısıdır |
|
|
|
|
Pazartesi, 25 Mayıs 2009 |
Pazartesi, 25 Mayıs 2009 | 455 defa okunmuştur. Onu ABD’de kaldığım yıllarda bir kaymakam arkadaşın getirdiği kasetlerini dinlerken tanıdım. ’Adı Bahtiyar’ türküsünün arkasından söylediği ‘doğ Yusuf doğ Yusuf’ şarkısı bizde ona karşı bir ilginin sempatiye dönüşmesine vesile oldu. Kaset sahibi eski Çorum Bayat kaymakamı arkadaşım ABD’de doğan oğluna bu sebeple Yusuf ismini vermişti. Barış Manço’nun, Sezen Aksu’nun, Aşkın Nur Yengi’nin kasetleri de gittiğimiz pikniklerde çevredeki Türklerle tanışmamızda önemli rol oynadı. Biz Türk’üz ya, bunu mutlaka belli etmemiz lazımdı. Bunun yolunun Türkçe kasetleri özellikle kalabalık yerlerde biraz yüksek sesle dinlemek olduğuna inanmış iman etmiştik. Ahmet KAYA aslında parka, postal ve bazen çorbaya süzgeçlik yapacak kadar bazen de adam asacak kadar koç boynuzuna benzer bıyıklı militan tiplemesi arasında pek sempatik gelmezdi. Bunlar o zaman sokakta ve de kavgada yer alan sağın ve solun adeta alameti farikaları olan sembollerdi. Doğrusu ikisi de bu ülkenin insanına yakışmayan, zerafet ve estetikle telif edilemez ölçüde tezahürlerdi. Koç boynuzu bıyık Osmanlı savaş alanlarında ve zamanlarında mehterle mütenasip belli bir amaç için hoş görülebilecek semboldü ama çorba süzecek kadar dudak içine giren bıyık tedirginlik verir ve gard alma vaziyetinin sebebi sayılırdı. Her iki bıyık sahibinin de ortak özelliği gülümseme özürlü olmalarıydı o demler… Daha sonra Kadirizm bunu biraz törpüledi galiba… Ancak bu ülke erkeğine yakışan bıyığın tamamına karşı daha sonra başlatılan bıyıksızlaşma süreci de çoğumuzu dımdızlak bıraktı. En kötüsü bıyıksız olmakmış meğer… Kimliği gösteren bıyığa bile hasret günlerdeyiz… Kılsız tüysüz erkek mi olurdu? İbrahim TATLISES’in bıyıksız hali de doğrusu çok çirkindi… Önemli şeylerin altı çizilmesi gerekirdi. Yorgun demokrat tiplemesinde de bu tür rahatsız edici bir görünüm Ahmet KAYA’yı belli bir kesimin sahiplenmesine yol açtı. Ancak şarkılarındaki bazı ifadeler bize aşina, içimizdeki isyan ve devrimcilik ateşine dal taşıyacak duyguları da kabartıyordu. Hainlik ve kahpelik Türk’e de yakışmazdı, bunu ondan dinlerken bu açıdan kendimizi de ifadeye çalışıyorduk. Hele Diyarbakır hapishanesindeki Bahtiyar saz çalmak suçundan mahpus damına gereksiz yere girip mazlumca can vermişti ki, bu bize de dokunurdu. Biz dünyada adaletin teessüsünden sorumlu bir millet olarak nam salmıştık, onun için hapisteki mazluma işkence en çok bizi rahatsız ederdi. Üstelik devletin koruması altındayken… İşkence bizde düşmana bile yapılmazdı… Ancak Ahmet KAYA’nın saç sakal birbirine karışmış, biraz da adeta ayı gibi bağıran daha doğrusu Komançero şarkısındaki adama benzer böğüren ilginç davudi sesi, konuşmalarındaki dik duruşu ve erkekçe tavrı ‘ortalığın normale döndüğü, cephelerin terk edildiği, toz dumanın yere indiği’ vasatta onu dinlemeyi ihtiyaç haline getirdi. Dinledikçe de kendimizi onda bulmaya başladık. Yoksa içimizde farkına varmadığımız bir solculuk mu vardı bilemem ama değiştirilmesi gereken bozuk düzene karşı olan isyanımızı seslendiriyordu. Onun bizden birisi olduğunu düşünecek kadar kasetlerini arabanın bir köşesine stoklamaya başladık. Daha sonra Aşık Sefai’nin bile Zülfü’yü dinlemekten hoşlandığını duyunca bazı şeyleri yerinde değerlendiremediğimizi fark ettim. Duygular kendi mecrasında yolunu bir şekilde buluyordu galiba… Mustafa’ya akademik bir rakı çekmesini söylerken kendisinin de akademik rakı yerine viski ile lahmacun yemesi pek de doğru bir iş değildi. Kaba saba, nezaketten yoksun, doğrucu Davut türünden sözleri diken gibi batan bir tipti zaten… Kendisini dine hakaretten dava eden müftüye bir TV canlı haber bağlantısında amentüyü okuyarak cevap verip sonra da tesettür turizmin ‘top tesisleri’nden birisi olan ‘Caprise Hotel’de bir akşamüstü verdiği konser Kanal 7’den canlı verilince inanç ve duygu dünyamıza pek de ters gelen bir tip olmadığına karar verdik. Türküler arasında bir de benim anamın başörtüsünü kimse çıkartamaz deyince, söylediği Kürtçe şarkılar, Kürtçe klip yapmak istiyorumlu sözleri yıkıldı gitti alkışlar arasında… İstismar ya, ya da inancı gereği takıp takmayı ayırt etmeden başörtüsünü toptan lanetli bir hale getiren anlayışa karşı olan tepkiye karşı tavrı bunda önemliydi. Bu konuda ürkek değil erkekçe bir tavır daha sıcaklaştırmıştı sanki... Artık onu daha rahat dinleyebilir, şarkılarından mest olabilirdik. Müziğin militanı, sağı, solu vs… olmazdı. Eskiden Aşık Mahzuni Şerif dinlemek ‘gomonist’ olmak için yeterdi. Hele hele Ruhi SU… Sonra onun Çanakkale marşı, Sivastopol Marşı ve besmeleli türküsünü dinlerken biraz da kendimizi sorgulamaya başladık. Bu adamlar bunları nasıl söylüyorlardı. Hem bunları söyleyip hem de memleketi Rusya’ya satmak, ülkemize komünizmi getirmek nasıl olabilirdi? Ya da biz bu türküleri ortalığın toz duman olmasından önce dinlemiş olmalıydık… Daha önceleri nerelerdeydik, neden başımızı alıp gitmiştik… Sonra herkes cepheden çıkıp birbirini tanımaya başladıkça Osmanlı Bankası gibi yok aslında birbirimizden farkımızı dillendirmeye başladık. Kaymakamken görev yaptığım bir ilçedeki Çorumlu öğretmen; Bülent ULUER’in liderliğindeki TİKKO örgütü mensubu olmaktan dolayı mahkemesi devam ettiği için ‘tedbir’ olarak 10 yıldır açıkta geziyordu ama en az benim kadar devletini ülkesini seven birisi gibi gördüm. Bana numara çekmeye de pek ihtiyacı yoktu. Pardon filminin değişik bir versiyonunun baş aktörü olmuştu Bahtiyar gibi… Bu ülkenin sağı solu dahil kitlelerin gönül telini titretmiş birisinin yaban ellerde yalnız başına ölüşü bana hiç de hoş gelmemiştir. Konserinde kendisinden habersiz açılan Kürdistan haritasının önünde çekilen resmi onun yad ellerdeki yalnızlığının gerekçelerinden birisi oldu. Bazen elinizde olmayan konjonktürün sizi gelip bulduğu, reddedemediğiniz durumlarda ihale üzerinizde kalıyor maalesef… CNN TÜRK ’ten Cüneyt ÖZDEMİR onunla ilgili hazırladığı belgeseli Fransız mezarlığında bitirirken içim sızladı. Öyle olmamalıydı diye düşündüm içimden… Sultan Abdülhamit’in Avrupa’ya kaçan muhaliflerine dolaylı bir şekilde el altından gizlice yardım etmesi, para göndermesi, düşmanı da olsa kendi insanının elin gavurunun karşısında şahsiyetini kaybetmesini önlemek, onurunu korumak içindi. Benzeri bir tavrı bu ülke yöneticileri de belki göstermeliydi çünkü biz düşmanımızın bile onurunu düşünen bir geleneğin içinden gelen milletiz. İzmir işgalden kurtarıldıktan sonra Kadifekale ’ye girerken vilayet binası girişinde yere serilen Yunan bayrağı derhal kaldırılmıştır. Örnekler çoktur. Çanakkale’ yi daha yeni dinledik. Aynı ilgisizliği Yılmaz GÜNEY’e de, yurt dışına kaçan yüzlerce vatandaşımıza da gösterdik. Delikanlı bir kalender tipmiş Yılmaz GÜNEY… Alçakların ve kalleşlerin hakkından çok iyi geliyordu… Gevezelikten boş laftan pek hoşlanmazdı. Erkek adam böyle olur diye biraz da ondan öğrendiğimiz şeyler vardı. Sevgilisi Filiz AKIN’ın gözü önünde ölüme gidecek cesarete sahip Fırat’ın sonu bu toplumun vefa ve asaletine pek de mütenasip olmadı… Filmlerini bugün aynı beğeniyle izliyoruz ama cenazesine Fransa amacı ne olursa olsun sahip çıkarken biz sadece seyrettik. Katil de olsa hain de olsa bizim hainimizdir cezasını ancak biz veririz demedik. Allah’tan ÖZAL, Cem KARACA’yı özel gayretleri ile yurda kazandırmıştı. İçeride kendi halkını hain, kahraman, iç düşman gibi tanımlarla ifadeye çalışan bürokratik zihniyet dışarıdaki insanına nasıl sahip çıkacak ayrı bir konu… Halbuki vatandaş suçlu veya suçsuzdur. Dağdaki terörist dediklerimizi de vatandaş gibi mahkemelerde yargılamıyor muyuz? Bunlar savaş literatürü kavramlarıdır ki gerekleri de farklıdır.Ahmet KAYA bizden birisiydi. Bu toplumun erkeklik damarına hitap edebilen, Erciyes dağı kadar Türk yani Anadolu, Ağrı dağı kadar Kürt yani yine Anadoluluydu… Bu coğrafyanın insanıydı. Bu coğrafyadaki binlerce kişinin gönül telini titretebilmiş olmak sebebi ile üzerimize farz olan bazı vecibelerimizin olduğunu görmemiz şarttır. Biz kaba saba olan birinin de sanatçı, zarif ve kibar olabileceğini onunla gördük. Tıpkı her nazik çıtkırıldım insanın ahlaki, fikri ve kişilik açılarından iyi olmayabileceğini gördüğümüz gibi… Unutmayalım ki bu ülkenin Türk’ten daha fazla Türk olan Ermenileri, Rumları, Yahudileri, Süryanileri vardır. Biz birbirimize bağlayan en büyük bağımız ortak tarihi geçmişimizdir. Buna da tasada kıvançta birlikte olmak diyoruz kısaca
|
|
Son Güncelleme ( Pazartesi, 25 Mayıs 2009 )
|
|
|