AK PARTİ NEDEN YÜKSEK OY ALDI? PDF Yazdır E-Posta
Salı, 15 Temmuz 2008
Salı, 15 Temmuz 2008 | 899 defa okunmuştur.

2002 seçimlerinde toplam seçmenin %41’inin oyu meclise yansımış, mecliste %58 gibi bir oy temsil edilememiştir. Bu çerçevede AK Parti’nin toplam seçmenin %27’sinden oy alabildiği CHP’nin ise %14’ünün oyunu aldığı açıktır. 22 Temmuzda ise oyların %85’i mecliste temsil imkanı bulmuştur.

 

Siyasi partilerin gücü meşruluklarının yüksekliği ile doğru orantılıdır. Bu sebeple toplumun her kesiminden ve her yöresinden ciddi bir seçmen kitlesinin oyunu alamayan partilerin Türkiye’yi yönetmesi imkansızdır. Hiçbir siyasi iktidar meşruiyetini kaybederek ülkeyi yönetemez. 27 Mayıs ihtilali bu sebeple meşruluğunu kaybetmiş bir hükümeti devirme iddiası ile yapılmıştır.

 

Türkiye’de meşruiyetin kaynağını sadece seçmen iradesinde görmeyen bir zihniyet maalesef halen vardır. En son bir rektörün %95 oy alsanız bile iktidar olamazsınız sözünü hatırlıyoruz. 1936 yılında İçişleri Bakanı Şükrü KAYA ; ‘ekseriyetin intihabı bir milleti idare eylemek için kafi değildir’ sözünü söylemişti.

 

2002 seçimlerinde seçmenin %85’inin oyu meclise yansımıştır. Katılım 2002 yılına göre yüksektir. TBMM’de temsil edilen milletvekili sayısı da 1983 yılı hariç en yüksek bir orandadır. Temsilde adalet açısından demokrasi tarihinin en yüksek rakamı ortaya çıkmış, 12 eylülün acılarından siyasi istikrar için alınan ders sonucu getirilen %10 barajına rağmen 341 milletvekilliği ile bu da sağlanmıştır. Yani hem temsilde adalet hem de siyasi istikrar tablosu ortaya çıkmıştır. Seçmenin gizli iradesinden başka hiçbir güç bunu ne planlayabilir ne de başarabilirdi.

 

Seçmen kitlesindeki gizli bir irade bunu nasıl oldu da başarabildi sorusunun cevabı aynı zamanda AK Parti neden yüksek oy aldı sorusunun cevabıdır.

 

AK PARTİ Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi gibi özellikleri belirtilecek seçmen kitlesine dayanan değil bunlardan farklı olarak bu kitleyi açıkça temsil eden bir parti olduğu için oylarını yükseltmiştir.

 

Demokrat Parti politikaları itibarı ile aslında sol değil beyaz burjuva Türklerin partisi olarak da nitelenen (Andrew MANGO) CHP’den farklı olmayan ancak CHP’ye karşı olan kitlelere dayanan bir partiydi. DP kalkınmacı, hür teşebbüs yanlısı, milli ve dini değerlere saygılı olma argümanlarına, bu tür söylemlerine rağmen ekonomide devletçi uygulamaları sürdüren, devletçi eğitim ve kültür politikaları izleyen, CHP’ye göre bir miktar özgürlükçü, ekonomide karma yapıyı benimseyen, CHP’ye karşı olan kitlelerin oy desteğine sahip bir partiydi. Milletin sözünü rahatça söylediği ama dinlenmediği, sandığın sonuçlarının en kısa zamanda işe yaramaz hale getirildiği bir siyasi oluşumdu. İktidar olan ama muktedir olamayan bir parti görünümündeydi. Siyasi iktidara sahip ama idari, sosyal ve ekonomik anlamda inisiyatifi ele alamamış bir parti görünümündeydi.

 

Adalet Partisi de bu açıdan fazla farklı değildi. Demokrat ve halkçı değil popülist politikaların sahibidir DEMİREL.. Çobanlıktan babalığa bu sayede terfi etti. Güney KORE ve Türkiye’nin GSMH karşılaştırmasından sonra bunu anlayabildik. Merkez sağın büyük Türkiye’yi kurabilecek potansiyeli MSP ve MHP’nin AP içinden çıkarılması yoluyla da ortadan kaldırıldı. Pakistan’ın Hindistan’dan ayrılarak Müslümanların büyük bir güç olma potansiyellerinin yok edilmesine benzer bir süreçtir bu…Bu arada devletin fabrika yapması, kalkınmanın devletten beklenmesi açısından zihniyet ve uygulamada da değişen pek bir şey olmadı.

 

Devletin her şeyin üstünde tutularak kutsandığı, devlet için her şeyin feda olduğu bir anlayıştaki toplum yapısından Rahmetli ÖZAL ‘devlet millet içindir, millet devlet için değil’ felsefesine geçildi. Hikmeti hükümet, büyüklerimiz her şeyin en iyisini bilir anlayışı sorgulanmaya ÖZAL zamanında başlandı. Çünkü büyüklerimiz aslında bir bok bilmiyordu, bilselerdi Türkiye olması gereken noktanın 100-200 yıl gerisinde olmazdı denmeye başlandı. ÖZAL çevre ve varoşları siyasete taşıdı, katılımın boyutunu genişletti. Ekonomik liberalleşmenin siyasi liberalleşmeye yol açmadığını görünce bunu sağlayacak yeni bir siyasi parti oluşumuna başlamak üzereyken vefat etti. Şimdi bu yolda AK Parti yürümektedir. Anayasa uzmanlarının meclise taşınması biraz da bunun göstergesidir.

 

AK Parti iktidarına kadar merkez sağ denen siyasi partilerin hepsi sürekli güç kaybettiler. Merkez sağ olarak adlandırılan partiler %70’lerden en son %8’lere kadar eridiler. Merkez sağ mı değişti merkez mi değişti tartışması bu suretle başladı. DYP ve ANAP kendilerinin merkez sağ partiler olduğu iddialarına gerçekten inanmışlardı çünkü seçmenin esas tapusunun bu partilerde olduğunu ileri sürüyorlardı. DEMİREL tapulu arazisine gecekondu yaptırmam derken 20 yılda yönetim yanlışlıkları, teşkilatların dolayısı ile seçmenin bir tarafa bırakıldığı, kavgacı üslupları ve seleflerinin birbirleri ile olan çatışmaları, ekonomik krizleri önleyemeyen hatta davet eden, en hafif tabiriyle tevekkülle karşılayan politikaları sebebiyle Türkiye’yi iyi yönetmek açısından başarılı olamadılar.

Yüksek enflasyon, seçmeni aptal yerine koyan karşılıksız para basımı, terörü 25 senedir durduramayan yetersizlikler, işsizliği önleyemeyen devletçi politikalar, Anadolu sermayesini göz ardı eden ve büyük sermaye grupları ile kurduğu ancak meşruluğu zayıf ilişkiler ve bu sermaye gruplarının yeterli ölçüde millici görünmeyen politikaları ve imajlarının bozukluğu sonucu seçmen adresini ciddi olarak değiştirdi. Anadolucu olguların bu açıdan ele alınmasına ihtiyaç vardır.

 

Türk seçmenini bazıları geçici heves peşinde koşan hovarda gençlere benzeterek ciddi hata yapmaktadır. Seçmen bir partiye ciddi anlamda kolay kolay yönelmemekte, yöneldiği partiden de kolay kolay kopmamaktadır. Bunu DSP, MHP ve Fazilet Partilerinin konjonktürel küçük yükselişleri ile karıştırmamak lazımdır.

 

Seçmen bir partiden bir kere sıtkı sıyrıldığı, soğuduğu, koptuğu zaman geriye dönmemektedir. %5lik, %10’luk, %15 lik oylar siyaset literatüründe partilerin dernekleşmiş görüntüsüdür. Ülkeyi yönetecek partiler bu sebeple %25-30’ların altında oy alabilecek partiler değildir. Zaten kitle partilerinin dışındaki partiler esasında iktidara gelmekten ziyade devlet pastasından pay almaya çalışan, konjonktürel şartlarda ortak olduğu iktidarlarda da bunu gösteren partilerdir. 1970’li yılların MSP ’si, 2000’li yılların MHP’si bu açıdan aynı uygulamaların sahibi oldular. Bu partiler ülkeyi yönetme refleksine sahip oldukları konusunda seçmeni iknada başarısız oldular. Bunu da geleceğe odaklı köklü ve ciddi işlere yönelmemelerinden anlamak mümkündür. Yerel bazda bazı yerlerde verilen iktidar gücünü seçmen genel bazda esirgemiştir. Yerel uygulamalarda ise bu olgu biraz daha bariz görünmektedir.

 

Kaldı ki Türkiye’deki merkez sağ partiler toplumun her kesiminin bireysel bazda beklentilerini karşılamakta, seçmenlerin talepleri ile ilgilenmek hususunda diğer parti seçmenlerine karşı da ilgisiz kalmadıkları gibi kucaklayıcı da olabilmişlerdir.

 

Ak Parti’nin bu açıdan merkez sağa dayanan değil onu temsil eden bir yapısı, uygulamaları, politikaları ve duruşu açısından 2007 seçimlerinde oyunu artıran en önemli unsurlardan birincisidir. Ülke meselelerinde gelecek odaklı olması, oy getirmeyecek konularda da hassasiyetlerin yüksekliği, radikal oy kaybedecek uygulamalara gidişi ve duruşları sergilemesi yönetme yeterliliğini artırmıştır.

Politikalarında kucaklayıcı ve kuşatıcı tavırları bundaki rolü büyüktür ve seçmen bunu çok iyi algılamıştır.

 

Merkez solda CHP çizgisinin hem sürekliliği, hem kurumsal aktörlere sahip olması yanında dayanma değil temsil ilişkisi varken merkez sağdaki dayanma ilişkisi aşılmış, AK PARTİ ile birlikte açıkça temsil ilişkisine dönüşmüştür. Siyasi yapı iki partili konuma gelmiş, diğerlerinin ise terbiye etmek, frenlemek için kullanıldığı bir karaktere artık bürünmüştür.

 

Bunun somut göstergesi inisiyatif ve iradesini seçmen duyarlılığından yana gösteren duruşları olmuştur. 27 nisan muhtırası, cumhurbaşkanlığı seçimleri bu açıdan oyu artıran unsurlar değil bu temsil ilişkisinin gerçekçi bir şekilde kurulmasının doğal yansımasıdır. Eğer bu ilişki sağlıklı bir şekilde kurulmasaydı bu hadiseler oyu etkilemeyecekti. Muhtıra ve cumhurbaşkanlığı seçimi sadece mevcut bir olgunun test edilmesi olmuştur. Bu testten de AK Parti başarıyla geçmiştir.

 

Benzer süreçleri AK Parti dışındaki hangi parti yaşarsa yaşasın bu sonucun ortaya çıkması mümkün değildir.

 Pek çok politikacının anlayamadığı, mantıksız bulduğu olgunun altında yatan esas unsur budur. Seçmen AK Partinin hizmetlerine, yatırımlarına, yapısal değişim çalışmalarına gösterdiği destekten daha fazlasını kendisini temsil etme noktasında liyakatini ispat eden duruşlarına vermiştir. Seçmen siyaset üzerinden geleceği planlama yeteneğine sahip tek parti olarak AK Partiyi görmektedir.

Bu duruş tek başına AK Partinin oylarının yükselmesini açıklayacak ölçüde değildir. Ancak bu duruşlar, anlayışlar ve liyability denilen olguya sahip bir partinin hizmetlerinde, yatırımlarında ve politikalarında bunu sergilemesi doğal bir süreç olarak zaten varolmaktadır. Seçmenini temsil eden bir parti çok normal bir şekilde ekonomik ve idari anlamda buna uygun politikaların da sahibi olacaktır çünkü bu onun doğasında vardır. Seçmenin bu ilişkiyi kurabildiği bir partiye karşı çeşitli sebeplerle yönelttiği tenkitler aslında bir ölçüde ‘sevdiğine kızar, sevmediğini idare eder’ anlayışının yansıması olmuştur.

 Başka siyasilerin bu tenkitlere rağmen hala oyunu AK Partiye veren seçmenin bu tavrını anlayamaması bu olgunun farkına varamadıkları içindir. Yani hem döverim hem severim anlayışını değerlendirme yetersizliği CHP ve MHP’li siyasilerde vardır. Bu sebeple tenkit ettiği partisine kendinden görmediği kimselerin yaptığı eleştiriler haklı dahi olsa derhal savunma pozisyonuna geçmektedir. Öyle olmasaydı Erbakan’ın 82 yaşına rağmen müthiş bir ikna yeteneği ile AK Partiye karşı yaptığı tenkitler, ya da MHP’li siyasilerin vatanın nasıl satıldığı eksenindeki propagandaları veya Doğu Perinçek ’in konuşmaları seçmeni biraz da olsa etkiler, kanaatleri değiştirirdi. Duyguların, ön sezilerin akıldan ve bilgiden daha çok işe yaradığı bir alandır bu konu… Diğer partiler ülke yönetme reflekslerinden bazı açılardan mahrumiyet sebebiyle gereken samimiyete sahip olmadıkları için bu konuyu es geçmektedirler. İmparatorluk vizyonuna sahip bir toplumdaki siyaset Batıda yapılanlardan daha karmaşık anlayışları gerektirmektedir. Batılı seçim kampanya mimarları bu açıdan oturmamışlık olgusunu hissetmektedirler. Sequela bariz bir örnektir.

Bu yerel siyaset bazında daha anlaşılabilir bir konudur.

 

AK PARTİnin milli görüş geleneğinin uzantısı olduğu iddiaları sadece kadrolarına bakarak ileri sürülmektedir. Halbuki bu görüşün olguları diğer partiler tarafından da bir ölçüde zaten benimsenen, milli görüşün siyaset sahnesine girmesinden önce de bir ölçüde seslendirilen argümanlardır. AK Parti bu açıdan kadrolarını farklılıklarla zenginleştirebilmiştir. ANAP’ta eski MSP ve MHP kadroları ağırlıklı yer ederken eski partilerin devamı gözüyle bakılmamış, devamı gibi görünen Büyük Türkiye Partisi ise Kenan EVREN tarafından kapatılmıştır. Ak Partinin kurucu kadroları ciddi olarak incelenirse çok da milli görüş geleneğinin devamı olmadığı, merkez sağdaki isimlerin ağırlıklı olduğu görülür. Fazilet Partisinden ayrılan 50 civarındaki milletvekilinin Ak Partiye katılması partinin görünümün ve imajının Fazilet Partisinin devamı olduğunun sanılmasına yol açmıştır.

 SP seçmen nezdinde itibarını 2002 seçimlerinden önceki küskünler hareketine verdiği destekle kaybetmiştir. AK Parti yöneticilerini Bizans çocuğu olarak niteleyen konuşmaları da bu kaybı adeta kesinleştirmiş ve resmileştirmiştir. Bir ölçüde çocuğunu doğururken masada ölen anne gibidir. Erbakan’a rağmen Tayip Bey karizmatik bir lider olabilmiştir. Milli görüş çizgisi merkez sağ ile harmanlanmış, iktidar olmanın zaruretleri partinin merkeze gelmesinde önemli rol oynamıştır.

Merkez sağ denilen partilerin anlayamadığı esas şey seçmenin kalıplara değil duruşlara, uygulamalara ve kadrolara bakmasıdır. Şişli’de Mustafa SARIGÜL’ün %75 oy alması seçmenin hiçbir partinin tapulu mülkü olmadığının göstergesidir. Yerel bazda bu tür örnekler genelde çok nadir görülebilmekte ancak görülmektedir. CHP’li bir belediye başkanı sağ seçmenden nasıl oy alabiliyor incelemesi gereği kadar yapılmamıştır. Çorum için de bu olgu geçerlidir. Seçmen artık ideolojik kimliğinden uzaklaşmakta, partilere bağımlılık ilişkisi zayıflamaktadır. Artık kimlik siyaseti ile değil hizmet ve yatırım yanında seçmen kitlesiyle olabildiğince aynileşerek oy alınacak bir döneme doğru gidilmektedir.

 

Bu çerçevede gelecekte AK Partinin ANAP’tan biraz daha köklü bir parti olduğunu, Tayip Beyin önümüzdeki 5-10 sene daha Türk siyasetinin en önemli unsuru olacağını, karizmanın kolay gelmediği gibi kolay gitmeyeceğini söylemek mümkündür. Diğer partilerin bu açıdan benimsenme olgusundan uzak oy alacağını ve bunun konjonktürel olabileceğini, çünkü AK Parti gibi bir duruşa uzun vadede sahip olamayacaklarını, bir noktada algılamaları, duruşları ve zihniyet yapıları açısından ‘cıvıtacaklarını’ söylemek zor değildir.

+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
+/- Yorumlar
Yeni Ekle

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( Salı, 15 Temmuz 2008 )
 

Yazarlarımız