<="margin-right: 0px"> 
RÖPORTAJ: Cumhur Erdin - ANKARA
Sayın Genç, bildiğiniz gibi yazı ve röportajlarınız İskilip’in sesi gazetesinde yayınlanmaya başlandı. Biz de buradan başlayalım. Daha önce İskilip’e gittiniz mi? İskilip hakkında bildiklerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Öncelikle bana sayfalarını açan İskilip’in sesi Gazetesine teşekkür ediyorum. Yayın hayatında başarılar dilerim. İskilip’e daha önce maalesef yolum düşmedi. İskilip’i görmek nasip olmadı ama hakkında bayağı bir bilgim var sanırım. Öncelikle Anadolu pek çok uygarlığa beşiklik etmiş, üzerinde yaşadığı insanları kavramış, karıştırmış beşiklik etmiş bin yıllar öncesine dayanan köklü bir coğrafya parçası. Sümerlerden Asurlulara, Hititlerden Urartulara, Roma ve Bizans İmparatorluklarından, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarına ev sahipliği yapmış dünyanın en görkemli tarihi, kültürel mirasına sahip bir coğrafya Anadolu. İskilip’te bu coğrafyada ve tarihsel süreç içerisinde yerini almış, uygarlıklara merkez olmuş bir yerleşim yeri. Bilindiği kadarıyla kökleri M.Ö.2000 yıllarına kadar gidiyor sanırım. Bugün özellikle Selçuklu ve Osmanlı mimarisinden örneklerin dimdik ayakta durduğu bir yerleşim yeri. Tabii bu kadar eski, derin bir geçmişi olduğu içinde tarihimize, kültürümüze ciddi katkıları olan bir ilçe. Yani köklü kültürümüzün zengin köşe taşlarından biri olduğunu biliyorum. Ama ne yazık ki görmek kısmet olmadı.

Önümüzdeki dönemde bir panel veya söyleşi organizasyonu çerçevesinde sizi İskilip’e davet etsek gelir misiniz?
Bundan büyük memnunluk duyarım. İskilip’i gezmeyi, insanlarıyla tanışmayı, sohbet etmeyi, kültürel zenginliklerini yerinde görmeyi, tabii yemeklerinde tatmayı çok isterim. Bir vesile davet ederseniz memnuniyetle gelmeyi isterim.
Biraz hırçın, agresif, lafını sözünü esirgemeyen bir edebiyat ve düşün insanısınız. Trabzonlusunuz. Bu yapınızı Doğu Karadeniz’in iklimine, doğasına bağlayabilir miyiz?
Karadeniz’in çok coşkulu, kıpır kıpır bir coğrafyası, iklimi var. Bu coğrafya bugün sahil yoluyla başka etkenlerle parçalandı. Amazon’daki yağmur ormanlarından sonra dünya literatürüne de giren en çok yağış alan bölge. Giresun’dan, Kafkaslara kadar canlı kıpır kıpır yerinde duramayan, aynı zamanda çok sert insanların çıktığı bir yapısı var. Türkiye’nin Mardin gibi Diyarbakır gibi tarihi zenginliklere sahip başka güzel kentleri, Antalya gibi Muğla gibi turizm şehirleri var. Trabzon bunlardan çok öte bir yerde coğrafi bir güzelliğe sahipti. Ama o eski coğrafi özellik gittikçe kayboluyor. İnsanlar sanayi çağında baba toprağını terk edip büyük şehirlere giderler, bizde öyle dönmek üzere ayrılırız. Diğer illerden göç edenler bir daha geri dönmemek için ayrılırlar ama biz dönmek için ayrılırız. Trabzon bize çok şey öğretti, hayatın zorluğunu, ahlaklı olmayı öğretti. Her şeyden öte tarifsiz bir dünya heyecanı verdi. Sadece Büyükşehirlere göçenler değil. Örneğin Hac zamanı o yaşlı teyzelerin, dedelerin hacı olma hevesi başka herkesi aşar. İnanılmaz bir çocuksu coşkuyu yaşarlar. Sanatçısı da, edebiyatçısı da, hacca gideni de hep böyle heyecanlı ve coşkuludur. Bu Karadeniz’e dair bir duygudur. Hikayelere, fıkralara konu olacak denli bilindik bir duygu.

Nihat bey günümüz kültür sanat dünyasına kendi pencerenizden baktığınızda neler görüyorsunuz?
Maalesef artık 30 yıl öncesinin kültür ve sanat dünyası yok günümüzde. Büyük holdingler kendi yayıncılarını, kendi yazarlarını, kaliteli olsun olmasın öne çıkartıyorlar. Burada alanında çok başarılı olan ya da Anadolu’dan gelen pek çok sanatçıyı, yazarı yok sayıyor, devre dışı bırakıyorlar, görmezden geliyorlar. Burada söz konusu olan çok iyi sanatkar, çok iyi yazar olmak değil. O çevrelerle ilişkin var mı, onlarla arkadaş mısın, onların istediği işleri yapan biri misin bunlar önemli. Bunlar varsa büyük değer haline getirilirsin. Dikkat edilirse son 30 yıldır bu büyük holding yayınları devreye girdikten sonrada, gittikçe artan boyutlarda, sabun köpüğü denilebilecek, magazin yönü ağar basan edebi yönü olmayan insanlar ön plana çıkartıldı.
Sizin de değindiğiniz gibi büyük medya kuruluşları müzik alanında Hülya Avşar, Gülben Ergen, Sibel Can gibi isimleri A sınıf sanatçı, edebiyat alanında ise Orhan pamuk, Ahmet Altan, Elif Şafak, Ayşe Kulin vb. yazarları da 1. sınıf yazar olarak ön plana çıkartıyorlar. Gazetelerin sanat edebiyat sayfaları bu isimlere ayrılmış adeta. Sizin hemen hemen bütün kitaplarınız çok satıyor ancak aynı ilginin sizden esirgendiği bariz olarak gözleniyor. Sizce bu durumun nedeni nedir?
Bu tabii bir şey onlar için. Kendi meşreplerine uygun, kendi yayın politikalarına ve dünya görüşlerine uygun insanları seçiyorlar. Güzel bir soru sordunuz Gülben Ergen, Sibel Can ne ise Ahmet Atlan da odur aslında. Çünkü, aynı şöhret mekanizması, aynı dost ahbap çevresi yani bir nevi meşru bir mafya düzeni söz konusu. Holdingler istediklerini şöhret ediyorlar. Kimi şöhret ediyorlar öncelikle kendilerine laf söylemeyeni, kendi hırsızlıklarını sorgulamayanları. Bütün bu isimlerin ortak özelliği bu medyayı eleştirmemeleridir, yapılan soygunları eleştirmemeleridir. Bunların ortak özelliği budur. Aralarında gizli bir mutabakat vardır, bir şöhret mutabakatı vardır. Sen beni şöhret yap ben de sana karşı susup, istediğin biçimde davranayım. 25 yıldır yazı yazan Hasan Cemal, 30 yıldır yazı yazan Mehmet Barlas, Orhan Pamuk, Ahmet Altan 10 binlerce yazı yazdılar, bin kere televizyona çıktılar bir kere olsun bu medyayı eleştirmediler. Yapamazlar. Çünkü bunu yaptıkları takdirde o gizli mutabakat, şöhret anlaşması suya düşer, ortalık kıyamet yerine döner. Sizde bu banka soygunlarını, olup biten tüm pislikleri, medyadaki çirkinlikleri yazarsanız sizi ne şöhret ederler, ne de yanlarından geçirmezler, görmezden gelirler. 1980 öncesindeki iç çekişme ve çatışmaların olduğu dönem Türkiye’nin üç büyük sanayi kuruluşu Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı gazete çıkartmama kararı aldılar. Devlet bu üç büyük şirketi de ithal ikamesi politikalarıyla, kredi politikalarıyla Cumhuriyetin ilk yıllarından beri korur. Onlar kadar korunan sanayi yoktur. Bütün bu korunma çevresinde de kaç işçi çalıştırıyorsunuz diye sorulduğunda ya 30 bin derler ya 40 bin derler. Oysa medya bunlar Türkiye’yi sırtladı götürüyor gibi, öncü sanayi kuruluşlarıymış gibi göstermeye çalışır hep. Ama istihdamları da ortadadır. Velhasıl bu şirketler medya işine girmediler ama reklamlarıyla medyayı etkileri altına aldılar. Ya da uzaktan destekleyerek Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Turgay Ciner gibi insanlar bu uzaktan desteğin bir sonucu ortaya çıkmış insanlardır. Bunlar aslında aynı çanaktan beslenirler. 90 yıllarda Demirelli, Tansulu, Mesutlu dönemlerde Türkiye’de 100 milyar doları bulan büyük banka soygunları, bankaların içlerini boşaltma olayları yaşandı ve bu soygunları bu gazeteler düzenledi ama bu soygunlardan ciddi olarak hiç bahsetmediler. “Türkiye Avrupa’ya giriyor!” gibi manşetlerle halkın gözünü boyadılar. Bu göz boyama ve perdelemede televole kültürü üreterek Sibel Can gibi Hülya Avşar gibi, Ahmet Atlan gibi, Orhan pamuk gibi isimleri de kullandılar. Renkli ve boyalı sayfalarında her türlü olumsuzluğu güzel, neşeli, keyifli görüntülerle örtmeye çalıştılar. Bu anlamda Türkiye’nin en büyük yazarlarını da bunlar teslim ettiler. Yani medya halkın gözünü bağladığı için istediklerini “en” ilan ettiler. Ama mesut Yılmaz’ın emriyle banka satın alan Milliyet Gazetesini satın alan Korkmaz Yiğit’in ifadelerini de kimse yayınlayamadı, yayınlamadı. Pisliklerin üstü medya eliyle renkli yalan dünyalarla örtüldü.

Sizce bunca pisliğe bunca olumsuzluğa bu insanlar nasıl ortak olabiliyor, içlerine nasıl sindiriyorlar?
İşte anti depresyon hapları, prozaclar. İnsanı her an dinlenmiş, rahat ve güler yüzlü yapan haplarla mutlu olmaya çalışıyorlar. Yani; beynin ahlâkla, siyâsetle, vicdan azabıyla, doğru söylemek, doğru yaşamakla derdi ortadan kalkıyor. O büyük, büyük şık binalarda bile köprü altı çakalları gibi esrar sarıp, kokain çekip, hap içebiliyorlar. Başka türlü olmaz çünkü. Tarih boyu hırsızların, yalancıların nedamet getireceğini, kan tutacağını bekledik, durduk. Artık haplar kurtardı onları. Başka tür insanlarla karşı karşıyayız. Kimse hayata karşı, tabiata karşı, insanlara karşı sorumlu olmak istemiyor. İnsanlardan özür dilemek falan umurlarında değil. Her şey beyin dünyasının hapla düzenlenmesi şeklinde gelişiyor. Artık kendi yok, Tanrı yok, ahlâk yok Tanrı’yla hiç yüzleşecek durumu olmadığı için inanmıyor. Ya da inanıyor ama öyle haplaşmış beyinle; yeni bir dünyada, başka bir alemde yaşamaya başlıyor.

Şimdilerde halkın türkücüsü, halkın popçusu, halkın dansözü türü yarışma programları yayınlanmaya başladı. Bu programları ellerindeki malzeme tükendiği için mi yayınlıyorlar? Özellikle bu yarışmalara katılan, o renkli sayfada ve ekranda gördüklerine özenen insanları da ekranlarda aşağılatıyor, ekrana çıkarttıkları bu garibanlarla milyonların önünde dalgalarını geçiyor, reyting malzemesi olarak kullanıyorlar. Sizce bu nedir?
Tüketim piyasası pop yani popüler dediğimiz kitlelerin beğenisine sunulan piyasa büyük kitleleri aldatacak, oyalayacak, kandıracak yeni seçenekler sunar. Bugün sizi renkli bir balonla kandırırsa, yarın renkli bir gözlükle yarın yeni bir hayalle kandırır. Bu piyasa sizi her gün meşgul edecek, gözünüzü boyayacak, gerçek sorunlarınızdan uzaklaştıracak, uyuşturacak ama her gün sizin cebinizden paranızı alacak, sizi soyacak bir büyük sanayidir. Bunu sinemayla yapar, dansözüyle yapar, müziğiyle yapar, yazarıyla yapar, oyuncusuyla yapar, renkli eğlenceli buluşlarıyla yapar. Hatta siyaseti de böyle yapar. Siyaset de iş yapacak ziraatı, sanayi, ekonomiyi bilen insanları değil, medya önünde kavga ederek, cebelleşerek, komiklikler ve nükteler yaparak bir taraftan da halkın ilgisini toplayan hoşuna giden karikatürize adamları da her gün sayfalarına taşırlar. Çünkü onlar devlet adamlığından uzak, tiyatral malzeme olan tiplerdir. Türkiye’nin sorunlarını bilen, bu sorunlara ve çözümlerine hakim insanları halkın gözünden kaçırır, onları da göz ardı ederler. Türk halkı bu adamları bilmez bilemez. Bunlar kendi çıkarlarına hizmet eden halkı oyalayacak, kandıracak adamları ön plana çıkartırlar.
Siz Ankara’da yaşayan bir edebiyat adamısınız. Ancak pek çok yazar, edebiyatçı sanat ve düşün adamı genelde İstanbul’u tercih ederler.Neden İstanbul değil de Ankara?
Ben çocukluğumdan beri pek çok zorlukla karşılaştım. Yazarlığa başladığım yıllarda işportacık, memurluk yaptım bu nedenle geçimim hep zor oldu. Evim, arabam olmadı. Bir kirayı ödemek bile ödünsüz bir yazar için gerçekten zor bir şey. Bugün Anadolu’da kitapları en çok okunan adamım. 7-8 kitabım neredeyse 30’ar baskıyı devirdi. Burada medya reklamı olmadan bu başarıyı yakalamakta benim için bir iftihar edilecek bir şey. Ama İstanbul Ankara’ya oranla pahalı bir şehir. Orada yaşamak için aylık en az 3-4 milyara ihtiyaç var bu parada yazarak, çizerek kazanılacak bir miktar değil. Büyük medyanın köşelerinde yazacağıma, onların adamı olacağıma ve verdikleri para karşılığında susacağıma birazda zorunlu olarak kıt kanaat da olsa kimselere boyun eğmeden, kendimi ayakta tutarak geçinme yolunu seçtim. Şimdiye kadar Allah güç verdi, kimselere muhtaç olmadan, kimselerin adamı olmadan bugünlere kadar bunu becerebildim. Bu bir yazar için çok önemlidir. Çünkü yazarlar ahlak adamıdır, ahlak üzerine yaşarlar. Ahlak gittiği zaman dünyanın en büyük yazarı ol, süsle süsle söyle ama sana kimse inanmaz. Dünyada bu kadar büyük yazarlar var, ama bu tür yazarlara halk itibar etmez. Ahlak gittiği zaman, hayat biter, yazarlık biter. Ahlaksız marangoz da olunmaz, şoför de olunmaz, yazar da olunmaz. Allah bize bir güç verdi, o güçle şimdiye kadar başı dik durduk, ödün vermedik, biraz önce bahsi geçen yazarlara karşı sert sözlerimiz oldu. Bekli de mahkemeye en çok çıkan yazarım. Ama Allah bizi utandırmadı. Anadolu’daki dergi, kitap okuyan insanlar bize sahiplenerek, kitaplarıma sahip çıkarak ismimizi bayrak gibi dalgalandırdı. Medyanın adamı olmadan yazar olmak bence bu ülkedeki en zor şeylerden biridir. Ben o zor şeyi yaptım gibi geliyor.
Kısaca Ankara’yı tercih etmemin bir nedeni ekonomik koşullar. Diğer bir nedeni ise Ankara, tam bağımsızlığın, cumhuriyetin Başkenti. Ancak, İstanbul rüya kadar güzel bir şehir. Ben bu konuda yazılarda yazdım. İstanbul tüm Orta Doğunun, tüm Doğu dünyasının, Balkanların, Kafkasların başşehri. İstanbul tüm bu coğrafyada yaşamış imparatorlukların hayal şehridir. Metropolleşme, nüfus göçü, nüfus artışına ve çarpık yapılaşmaya rağmen İstanbul bütün asaletini günümüzde de ayakta tutuyor. Çağa karşı direniyor, yenilmedi. Eski camileri, eski mimarisi, eşsiz miras zenginliği ve boğazın muhteşem güzelliğiyle hala dimdik ayakta duruyor. Ama bu rüya şehirde yaşamanın da bir faturası vardır. Huzurunu kaybetmeden İstanbul’da yaşamak zorlaşmıştır. Dilerim bir gün ben de bu güzel şehirde uzun süre kalabilirim. Hep şöyle söylemişimdir: İstanbul’da ne yapıyorlar fırıldak, yalancı, mafya adamlar? Diye hep sormuşumdur. Yani bir nevi Anadolu’nun tamamı ve bu şehrin yarısı üretiyor, kazanıyor, diğer yarısı da onları soyan fırıldaklardan oluşuyor gibi. O şehir adamı yalancı yapar, hırsız yapar, puşt yapar, çakal yapar. O şehri ele geçirmek için herkes bir yerden, bir biçimde tutunmaya çalışıyor. Dolayısıyla İstanbul bizi bozar. (Gülüşmeler)

Sizi izleyenler, sizi tartışanlar sizi siyasi olarak bir yere yerleştiremiyorlar. Bu durumu pek çok kez değişik ortamlarda gözlemledik. Nihat Genç necidir?
Bu benim için çok sorulan bir soru. Bütün dünya, insanlar, hepimiz gençlik yıllarımızdan beri siyasi şablonu sağcı-solcu, ilerici-gerici, dinci-laik ve son yıllarda olduğu gibi çevreci (gülüşmeler) türü tanımlarla tanımlamaya alıştı. Konuya ve şartlara göre beni dinledikleri zaman bir cümlede “ha bu çocuk sağcı”, bir cümle sonra da “a bu çocuk solcu” gibi tanımlamaya çalışıyorlar. Tabii kafalar karışıyor. Bu bana dair bir karışıklık değildir. 1990 yılında Sovyetler çöktükten ve dünya tek kutuplu bir merkeze kaydıktan sonra dünyada yer etmiş büyük temel kavramlar da değişmeye başladı. Yani sağcı olmak ne demek, solcu olmak ne demek bütün bunların anlamları değişmeye başladı. Ama elimizde soldan kalan çok büyük değerler vardır. Nedir bizim solcu tarafımız; tüm altta kalanlardır, işsizlerdir, yoksullardır, hakkı yenen, ezilenlerdir. Biz ömür boyu altta kalan, ezilen, sömürülen insanların avukatı gibi onların yanında yer alacağız. Eskiden buna sınıf diyorduk artık bunu söyleyemiyoruz. Ama yerimiz bu insanların yanıdır diyoruz. Yine sol kültürün insanlara öğrettiği birey hakları, insan hakları gibi temel değerler ya da insanlığın kendi icat ettiği evrensel değerler, ahlaki değerler vardır, ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, eşitlik ilkesi. Fakat bir de sağcı tarafımız vardır. Nedir bu sağcı tarafımız; bize emanet edilmiş bir ülke vardır, bu ülkenin değerleri, gelenekleri, kültürü, örfü, adeti vardır, yer altı yer üstü zenginlikleri vardır bir de bunlara sahip olma, sahip çıkma dürtüsü vardır. Bu değerlerle birlikte örneğin Cumhuriyetimiz ve tam bağımsızlığımız benim için vazgeçilmez değerlerdir. Bu kavramlar dışında her türlü konuda neci olursak olalım anlaşırız. Tartışmayacağımız, vazgeçemeyeceğimiz nokta tam bağımsızlığımız ve cumhuriyetimizdir.

Sayın Genç yani tam bağımsızlık noktasında şu soruyu sormak isterim. Son 20 yıldır yavaş yavaş özelleştirme ve dışa açılma adı altında başlayan ve yer altı, yerüstü kaynaklarımızın, bankaların, büyük sanayi kuruluşlarının, yine karlı büyük kamu kuruluşlarının telekomünikasyondan gıda sektörüne kadar üretimin her alanının artan bir ivmeyle yabancıların eline geçtiğini görüyoruz. Sahil kasabalarında neredeyse nüfusun çoğunluğu Alman, İngiliz yerleşimcilerin eline geçti. Keza GAP Bölgesi gibi stratejik öneme hayız alanların da yabancılara satıldığı sıkça tartışılan bir konu. Örneğin Yunanlı işadamları Deniz Bank’ı alarak Türkiye ekonomisinde belirleyici rol oynarken, Yunanistan Devleti, Türk nüfusun çoğunlukta olduğu Batı Trakya’da Ziraat Bankası’nın şube açmasına bile izin vermiyor bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Artık şunu hepimizin kabul etmesi gerekiyor biz bütün komşularımızla, bütün dünyayla ticaret yapacağız. Artık kapılar kırılmıştır. Bizim topraklarımız zaten çağlar boyu İpek Yolu üzerinde bulunuyordu. Yani dünya ticaretinin yolunun üstüydü. O nedenle dünyanın en büyük pazarları bizdeydi. Kahire, Semerkant, Bağdat, Şam, Kırım, Bursa, İstanbul birer ticaret merkeziydiler. Biz bütün bu pazarları tuttuk ve dünyanın bütün büyük zenginleri ve teşkilatları bizim bu topraklarımızdan çıktı. Şimdi yine bütün kapılarımız açık Yunanistan, Bulgaristan, Rusya, Gürcistan, Ermenistan, İran, Irak, Suriye tüm komşularımızla, bütün dünyayla alış veriş yapalım. Artık önümüzde küresel bir dünya var. Bu küresel dünya her şekliyle girecek ve çıkacak buna hiçbir itirazımız yok. Ancak bu şu demek değil; bu ticareti yaparken namuslu yapacağız. İtalyalının burada bir ev alma hakkı varsa, benim de İtalya’da ev, arsa, tarla alma hakkım vardır. Ama bakıyoruz ki bizim tırlarımız Avrupa’ya ya gidemiyor, ya da aşırı vergi alıyorlar, onların tırları istediği gibi girip çıkabiliyor. Bizim iş adamlarımıza vize soruluyor, gümrük soruluyor fakat onların iş adamları istedikleri biçimde giriş çıkış yapabiliyor onlara vize sorulmuyor. Bu büyük haksızlıktır. Biz enayi değiliz. Bu tam bir sömürge ve köle ilişkisidir. Biz topraklarımızı da, suyumuzu da bütün dünyayla kullanacağız ama bu bir karşıtlık, eşitlik ilişkisiyle olur. Zengin ülkelerin ellerindeki ekonomik güç tabii ki bu kanoda belirleyicidir ancak, bu bir talan, yağmalama ve sömürge ilişkisine dönüşemez. Burada akıllı olacağız kaynaklarımızı, özel mülkiyetimizi, sahillerimizi, sularımızı yağmalatmayacağız. İnsan gücümüzü ucuza sömürttürmeyeceğiz. Küreselleştik canım ne olacak verelim gitsin türü aptalca davranmayacağız. Küresel dünya şirketlerinin savrulduğu,yayıldığı yerleri izliyoruz. Mesela Orta Afrika ve aşağısı buradan 400-500 milyar dolarlık elmas, altın madeni kaldırıyorlar, bütün buraları Çin’i, Hindistan’ı, Arap Yarımadası’nı son yüz yılda nasıl sömürdüklerini gayet iyi biliyoruz. Bu haksız ilişkilere direneceğimiz açıktır. Biz bu haksızlıklara direnirken o küresel piyasanın, yağmacı şirketlerin medyadaki yazarları “siz özgürlüklere karşı mısınız”, “siz küreselleşmeye karşı mısınız”, “Kuzey Kore gibi kapalı bir ülkemi olmak istiyorsunuz?” diye bizleri suçluyorlar. Hayır tabii ki ticarete karşı değiliz ama aşağıda da kalmayacağız. Yani küresel sermaye bize kölesi gibi, şamar oğlanı gibi davranamaz. Burada ülkeni, ülke çıkarlarını korumayı, vatanını sevmeyi ayıp hale getiriyorlar. Ya da milliyetçi olmayı utan verici bir hale getirmeye çalışıyorlar. Bunlar karşısında uyanık olacağız. 3-5 tane medya yazarı “özgürlük” “demokrasi” diyerek bu ülkeyi pazarlamaya çalışıyor. Özgürlük ve demokrasi diyerek Irak’a girdiler 1,5 milyon kişiyi öldürdüler, 2,5 milyon kişi, evsiz yurtsuz kaldı. Sünni’si, Şii’si, Kürt’ü aç kaldı. Şimdi Irak’a özgülük mü geldi, demokrasi mi geldi? Hayır! Sabahın 4’ünde Irak’ta evlere giriyorlar 10 yaşında kızlara tecavüz ediyorlar. Bunları yapanlar sözde dünyanın en iyi okullarında okuyan Amerikan askerleri. Ve bunu özgürlük adına yapıyorlar. Yarın aynı şeyi Fırat boylarında yapacaklar. Şüphesiz 150 yıldır Batının gelişiminin gerisinde kaldık. Bu açığı kapatmaya çalışıyoruz ama bu açığı da köleleşerek, sömürge olarak kapatamayız.

Türk edebiyatı ve yazın dünyası açısından Necip Fazıl’a da, Nazım Hikmet’e de, Mehmet Akif Ersoy’a da aynı eşit mesafede olduğunuzu söyleyebilir miyiz?
Bu ülkeyi seven, bu ülkenin diliyle konuşan, bu ülkeye değer katmış her insan bizim özümüzdür, bizim ruhumuzdur. Biz bir başkasına ‘seni seviyoruz’ deriz. Biz artık seni seviyoruz diyemeyecek kadar iç içeyiz bu değerlerle. Onlar bizim ruhumuz olmuşlar. Bunların şiirleriyle, bunların hikmetli sözleriyle, bunların türküleriyle, bunların vatan, memleket aşkı, ahlakıyla, öğütleriyle büyüdük biz. Bu toprağa değer katmış, fazladan bir ürün ortaya koymuş herkes, her kim olursa olsun bizim sevgilimizdir, aşık olduğumuz insandır. Bahsettiğiniz isimler bizi biz yapan ahlakımızı, heyecanımızı, isyanımızı, sevdamızı oluşturan, bu topraklara bir şeyler katan değerlerin önemli parçalarıdır. Bizim ruhumuzdur.
Okuyucularımız adına size teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim. Bütün İskiliplilere saygı ve selamlarımı sunarım.