Pazar, 03 Ocak 2010 | 709 defa okunmuştur. Bu Pazar size Alattin Karaca’nın ve Mustafa Yolcu’nun iki ayrı yazısını sunuyoruz. Birisi filmlere de konu olan Yakılacak Kitap’ta geçen İskilip tasvirleri diğeri ise İskilip Lisesin’de 1969'da uygulanan saç uzatma yasağı.
Alattin KARACA'nın kaleminden Bir önceki yazımızda Ethem İzzet Benice'nin ailesiyle birlikte, çocuk yaşlarda, Birinci Dünya Savaşı başlayınca İskilip'e göç ettikleri bilgisini vermiştik. Sonra da, 1927 yılında basılan Yakılacak Kitap adlı romanında İskilip hakkında çeşitli bilgiler bulduğumuzdan bahsetmiştik. Romanın başkahramanı Vicdan, İstanbullu, kimsesiz, yoksul ve talihsiz bir kızdır. Okulu bitirince İskilip Kız Mektebi'ne 1915'te öğretmen olarak tayin edilir. Ethem İzzet, ilk defa Anadolu'ya gelen bu genç öğretmenin gözünden, o yılların İskilip'ini ayrıntılı olarak tasvir ediyor. İlkin Samsun'dan Çorum'a gelişini, Çorum hakkındaki gözlemlerini, oradan da yaylıyla İskilip'e yaptığı yolculuğu anlatıyor. Genç muallimenin ilk durağı İskilip'teki Hacı Ali Han'ı idi. Kaldığımız yerden devam ediyoruz bu yazıda. Tespit ettiğimiz kadarıyla 1915-16 yıllarında İskilip'teki kimi mahalle ve mevki adları hakkında bilgi verelim önce. Romanda birkaç yerde 'Tokatlı Mahallesi' geçiyor (Kitabın sonunda dizgi yanlışı mıdır bilmem bu mahalle Takatlı diye de yazılmış.), bir yerde de -aynı mahalle olsa gerek- 'Tokatlı Köprü' diye bahsedilmekte. Romandan öğrendiğimize göre, o yıllarda İskilip'teki bir başka mahalle 'Temenna Mahallesi'. Ayrıca kirazlıklarından söz edilmekte İskilip'in. Bunlar; 'Çağıl' ve 'İvlik' kirazlıkları. Bir de 'Meydan Bağları'. Ethem İzzet, romanın bir yerinde, Vicdan Hanım'ın gözünden 'Çağıl Tepesi'ni tasvir ediyor. İşte eski İskilip, işte 'Çağıl Tepesi': "Sade şu Cağıl tepesinden Kızılırmağın üzerinde göğün derinliğine akan güneşin gurubunu seyretmek, değeri ölçülmez bir zevk.Yer kızıl, nehir kızıl, güneş kızıl. Yerden göğe, gökten yere fışkıran sarı, mavi, beyaz, pembe, eflâtun karışık bu kızıl alev sütunları arasında güneş mağrur ve nazenin bir şark güzeli gibi süzülüp bulutların içinde kaynıyor. Sonra o enfes kiraz bahçeleri ne eşsiz? Tepenin eteklerinden 'İvlik'e kadar uzanıp giden, ucu bucağı bellisiz bir koruluk. Ağaç dillerinden berrak, aynadan farksız, buz gibi, hayata hayat katan sular fışkırıyor. (…) Tepenin ortalama yerinde de büyük bir menba var." (YK, s. 191) Şimdi, Cağıl Tepesi, yine böyle midir acaba? Kızılırmak, yine kızıl akar mı günbatımında? Tepenin eteklerinde, İvlik'e kadar uzanan uçsuz bucaksız koruluklar duruyor mu? Sonra ağaç diplerinden berrak akan, buz gibi sular… Çağıl Tepesi'nde yine büyük bir su kaynağı var mı? Benice, bu suya yazın en sıcak günlerinde bile, bir saniye parmağınızı tutamazsınız, o derece soğuktur diyor. "Tadı da lezzetlinin en lezzetlisi"ymiş (YK, s. 191-192). Bir de şu bilgi ilginç: Çağıl Tepesi'ne çıkan aileler, burada kirazı o zamanlar okka ile satın almazlarmış. Ya nasıl diyeceksiniz? Ağaç hesabı alıyorlarmış. Evet, yemek için bir ya da iki kiraz ağacı satın alıyorsunuz. Roman kahramanı, büyük bir ağaçtaki tüm kirazlara beş kuruş ödediklerini söylüyor. Romandaki İskilip kirazı tasvirleri de ilginç geldi bana. Tasvir edilen şu kirazlara nasıl imrenmezsiniz: "Toplanan kirazlar suyun içine atılıyor. Suyun içinde buz tutmuş, soğuktan yarılmış, şekerden farksız, iri, mor, Çağıl kirazı…" (YK, s. 192) Çağıl tepesi dışında, bir de 'Uludere Bahçeleri'nden söz ediliyor kitapta. İskilip'in tâ başında, yemyeşil, ucu bucağı görünmeyen bağlık bahçelik bir yermiş. İki yamaç, koruluk, ağaçlık. Ortadan Meydan Çayı, süzüle süzüle akmakta. Romanda anlatıldığına göre o yıllarda, İskilip'te bir 'Kız Mektebi' var: Eski adıyla Mekteb-i İnas'. İskilip'teki ilk Kız Mektebi. Hükûmet Konağı'nın biraz gerisinde, geniş bir düzlüğün ortasında. Epeyce de öğrencisi varmış (YK, s. 97). 1915 yılının İskilip'inde Pazar yerini merak etmez misiniz? Yakılacak Kitap'ta eski bir İskilip pazarı seriliyor gözümüzün önüne. Bakın şöyleymiş: Hükûmet konağına gidecek yolun ağzında, Kız Mektebi'nin yakınında Çarşamba günleri kurulan bir pazar yeri burası. Satıcıların çoğu kadın; yumurta, yoğurt, yağ, peynir satıyorlar. Ekin pazarı, meyve pazarı, at pazarının yerleri ayrı ayrı. Tüm köylüler geliyorlar o gün pazara, herkes alacaklarını alıyor, satacaklarını satıyor. Bir de bu arada şöyle bir bilgi var; İskilip'te gün adları hakkında: O devirde Cuma'ya Cumai, Cumartesiye Cumaiertesi, sonra 'girevü', 'düşünbe', 'deri'… diyorlarmış (YK, s. 129). Eh, bu Pazar yeri tasvirine bir de Çorum ağzına göre konuşma yakışır. Romandan pasajlar, bir devrin İskilip ağzı. Pazar yerindeyiz, alıcı öğretmen hanım, satıcı İskilip'li bir kadın: "Kaç kuruş yumurtalar? - On sekizi bir kuruş hanımcığım. - Pahalı değil mi? - Emme de pahalı ha. On sekizini bir kuruşa veriyok da yine mi pahali diyon? - Taze mi bari? - İnan olsun hepsi bu haftanın yumurtaları, bizim küçücük göbel askere gidiyor da yağı, yumurtayı pazara döktüm. Yoğsam pazarda ben nidecektim?" (YK, s. 128) Bir de yağ satan kadının şu cümlesi, tam bir Çorum ağzı: "- Bir bannak al da bir yolcuk yağı gör.." (YK, s. 129) Gelelim kadınların giyim-kuşamına. Öğretmen Hanım, 1915 yılının İskilip'inde kadınların giyim-kuşamına dair şu bilgileri veriyor: Siyah bir çara bürünmüşler. Her tarafları sıkı sıkıya kapalı. Yüzlerini de car örtüyor. Sadece tek gözleri görünüyor. Cardan başka, cicili basmadan bir önlük, kaloş potin. Carın altında, üç etek entari, bol bir şalvar ve basma bir yelek. Ayrıca her kadının başında, taçlı, turalı fes. Gerdanlık yerine geçen bir iki sıra altın dizisi. Altın, o derece yaygın ki, altın bulamayanlar penez diziyorlar. Bir yerde de erkek giyimi hakkında bilgi buluyoruz. Sırtta siyah bir 'sako'. Bir de adına çitarı denilen, cepleri üstünde bir mintan. Yollu, ipekli kumaşa 'çitarı' denirmiş, onu da belirtiyor Benice. Sonra belde şal kuşak, kaloş potinler, başta sivri mor bir fes. İşte İskilip'te eski erkek giyimi (YK, s. 106). Evet, bugün de sona geldik. Benice'nin Yakılacak Kitap'ından 1915-16 yıllarındaki İskilip'i okumaya devam edeceğiz...
Mustafa Yolcu’nun kaleminden İskilip Lisesi İskilip'te 1969 yılıydı. Lise öğrenime açılalı iki yıl falan oluyor, müdürü Kemal Ceylan idi. Okul öğrenime sabahçı ve öğlenci olarak iki kademeli olarak devam ediyordu. Yıllardır devam eden bir uygulama ile okula gelindiğinde bazen saç kontrolü yapılır, 3 numara MAKİNA TIRAŞINDAN uzun olan saçlı öğrencilerin saçları öğretmenlerin elindeki makas ile kesilerek, eşek tıraşı diye tarif edilen tıraş gerçekleştirilirdi. Bizler saçımızın böyle kesilmesine razı olmazdık ama işi muzipliğe vurarak birbirimizin gülünç kesilmiş saçlarına gülerdik. Tabi bundan sonra saçı kesilen talebenin yapacağı tek şey okul çıkışı berbere giderek saçını 1. numara makine ile tıraş ettirmek olurdu. Çünkü makas ile saç derinden kesildiğinden başka türlü saç izi baştan silinmezdi. Saçımızın makasla kesilmesi olayını bazen hocalarımızla tartışır, saçımızın uzatılmasına niye izin vermediklerini sorgulardık. Hocalarımız saç uzatıldığında bakımının zorlaşacağını, gerekli temizlik yapılmadığında saçların bitleneceğini. Bu durumun önüne geçmek için saç uzatılmasına idarece izin verilmediğini bize izaha çalışırlardı. 1969 lı yıllarda İskilip'te evlerin büyük bir kısmı ahşap kâgir evlerdi. Ev ve çamaşır temizliği bu günlerde olduğu kadar gelişmiş deterjanlarla değil, çamaşır kili denilen toprakla, odun külü ile şaşmaz deterjanı denilen yeni çıkan deterjan ile yapılırdı. Gece yattığımızda tahtakuruları odaların duvarlarında gezinmeye başlardı. Biti duymuştum ama ne olduğunu bilmiyordum. Orta ikinci sınıfta bir arkadaşımızın sırtı kaşınmaya başlamış. Eve gittiğinde annesine durumu aktarmış. Annesi sırtına baktığında bit olduğunu görmüş. Bunun üzerine üzerinde bulunan bütün elbiselerini çıkarttırarak kaynatmış. Arkadaşımızda bol sabunlu, keseli banyo yapmış. Böylece arkadaşımız bitten kurtulmuştu. Ama okula geldiğinde bir daha da önceden oturduğu arkadaşının yanına oturmadı. Bunlarda bizim yaşadığımız gerçeklerimizdi. Gençtik, başımızda kavak yelleri esiyordu. Efendim nasıl olurda bizim saçımız hocalarımız tarafından makas ile eşek tıraşı tabiri ile kesilirdi! Biz saçlarımıza gerektiği gibi bakamaz mı idik! Hem sonra görünüşümüz bozuluyor, fiyakamız kaçıyordu. Sonunda lise müdürüne hitaben İ.L.Ö. B. ( İskilip Lisesi Öğrencileri Birliği ) başlığı ile mektup yazdım. İlk paragraf şöyle idi: -"Sayın müdürüm. Bizler İ.L.Ö. B. olarak bu mektubu size yazıyoruz. Bütün büyük şehirlerde öğrenciler saçlarını istediği gibi uzatıyor. Onların saçlarına eşek tıraşı reva görülmüyor da, siz bizim saçlarımızı makasla kesip, bizleri gülünç duruma düşürerek elinize ne geçtiğini sanıyorsunuz? Aynı şekilde sizin saçınız kesilse siz ne düşünürdünüz? Saçımızın uzatılmasına izin verin. Aksi takdirde birlik olarak okulu boykot edeceğiz. İmza: İ.L.Ö. B." Bu mektuptan iki hafta sonraydı. Hafta sonu İstiklal marşı töreni yapılacaktı. Okul müdürü Kemal Ceylan mutat konuşmasından sonra dedi ki- "Çocuklar size bir müjde vereceğim. Okul idaresi olarak saçlarınızın uygun bir şekilde uzatılmasına karar verdik. Yalnız saçlarınız fazla uzatılmayacak, temiz olacak." Bunu duyunca bütün talebelerden büyük bir çığlık yükseldi. O zamanlar başımıza şapka takardık. Şapkalar havada uçuşmaya başladı. Müdür İstiklal marşını okutturarak hafta sonu tatiline girdik. İskilip'te 1969 yılında lisede saç uzatmanın serbest bırakılmasının hikâyesi bu işte.
|