Çarşamba, 25 Ağustos 2010 | 1228 defa okunmuştur.
Amasya'dan getirilen cenaze Karlık köyünde tekbirlerle defnedilirken kardeşlerin metaneti dikkat çekiyordu. O cenaze töreni ve metanet benim gibi orada bulunan herkesi etkiledi. Kutsaliyeti bu denli yüksek olan neydi? Yaşananlar pek çok gence heyecanlı bir istikamet vermişti. Naci Bostancı kardeşlerin en büyüğü, geçtiğimiz günlerde babasını kaybetti.
Cenazesine yurt dışında olduğu için gelemeyen büyük kardeş Naci Bostancı bugün Zaman gazetesinde babasını yazdı.Tam sayfa yayınlanan yazıyı aynen taşıyoruz. Emekli PTT şefi babam Babam Hakk'ın rahmetine kavuştu. Her nefs ölümü tadacaktır, hükmü, bir bildirim, bir hatırlatmanın ötesinde bunlara rağmen hissedilen bir yanılsamayı da tashih için olmalı. O yanılsama ölümün hep başkalarına ait olduğu alt duygusu. Sonra bir gün ölüm gerçekleştiğinde bildik cümleleri kişi kendisi için kurduğunu görür. "Başın sağ olsun. Dostlar sağ olsun." Uzaktan klişe gibi kabul edilen sözlerin, tutumların ne kadar kurtarıcı olduğunu da insan bu tür vesilelerle bir kez daha kavrar. Zaten sıra dışı hallerin klişelere dönüştürülmüş repertuarları olmasa donup kalır, ne yapacağımızı bilemezdik. O ara kesitte hayatı, sözleri, tutumları otomatiğe bağlamak ne kadar gerekli. Babam, benim doğum günümde öldü. 2 Ağustos. Çocuklarının doğum gününde ölen kaç baba vardır? Hayatın nasıl ebedi bir döngü olduğunu hatırlatan bir başka işaret. Babalar giderler, sonra çocukları onları takip eder. Onları da çocukları. Takvimler işler, saatler çalışır, döngü sürer. Güneş her sabah ölümlere ve doğumlara aldırmadan milyon yıldır doğup battığı gibi yolculuğunu sürdürür. Sular ağır ve uzun yolculuklarla dünyanın tüm kıyılarına dokunurlar. Yağmurlar kıtaları, insanları, kültürleri dolaşır. Tabiatın bu kendini tekrarında hayata fısıldadığı söz, derin bir tevazua ait olmalı. Ölümün de doğumun da bu sonsuz kâinatta aynı kapıya çıktığına dair bir hatırlatma. Hayata Çorum'un İskilip ilçesinde başlamış, sonra postanede memur olup Amasya'da devam etmiş, Suluova'da soluklanmış, tekrar İskilip'e dönmüş, Çorum derken Ankara'da yaşlılığını tamamlamış babam, postacı Osman, şimdi İskilip'in mezarlığında, annesinin yanı başında yatıyor. Annesiyle övünür, "Bizi annem adam etti," derdi, şimdi yine onun yanında. Hayatı, yokluk görmüş, çile çekmiş, uzun yıllar "iki yakası bir araya gelmemiş", her ay başını borçlarla bulmuş, nihayet çocuklarının eli erip iş tuttuğunda biraz rahatlamış bir küçük memurun hikâyesi. Amasya'da postacılığa başladığında kırmızı bir bisikleti vardı, mektupları, telgrafları onunla dağıtır, sonra selesinde birkaç parça yiyecekle eve dönerdi. Bazen Özal öncesi dönemin en pahalı meyvesi olan muz, bazen Amasya'nın misket elması. Biz dört kardeş bisikleti o kırmızı bisiklette öğrendik. Sonra üç kardeşe düştük. Babam elli yaşında evlat acısını yaşadı, 12 Eylül öncesi dönemin ikliminde 24 yaşında vurulan çocuğunun cenazesini kaldırdı. Peşinden 12 Eylül sonrasının tutuklama furyasında bir yıl hapiste yatan çocuğunun ardından Mamak Cezaevi'ni yol etti. Güneşin alnında kızarmış yüzüyle tel örgülerin arkasındaki silueti hâlâ gözümün önündedir. Babam eski bir CHP'liydi, seksen öncesinde "Kafamı kesseniz kanım CHP diye akar," derdi, seksen sonrasında ilk oyunu Özal'a verdi. Doksanlı yıllarda bir ara Erbakancı oldu, sonra Türkeşçi. İki binli yıllarda ise hep AKP'yi destekledi. Bana her karşılaşmamızda, "Oğlum, bizim burada dağ taş, beşikteki bebeler bile Tayyip diyor, bu millet adamdan anlar, gerisini de sen anla," derdi. Açık ve anlaşılır bir siyasi muhakemesi vardı. Siyasetten beklediği, hayat şartlarını iyileştirmesiydi. "Bunlar vatandaşa hizmet ediyor, vatandaş da desteğini veriyor," derdi. Kendi ifadesiyle, en güzel günleri iki binli yılların günleriydi. 80 YILIN ARDINDAN GELEN NASİHAT Babam ilkokul mezunuydu. Yazısı güzel, matematiği güçlüydü. Ortaokula başlamış fakat daha ilk gün öğretmeninden yediği bir tokat sebebiyle okulu bırakmıştı. Ona "devam" diyen birisi olmayınca da eğitim hayatını elindeki karne ile tamamlamıştı. Kırk yıl içinde nüfusu ancak bir misli artmış olan bir kasabada sosyal kaderin de çok fazla değişmesi beklenmez. Babam için de seçenekler daha baştan belliydi: Babasının sınırlı toprağında güçlükle geçinen çiftçi olmak ya da İskilip'te yaygın olan ayakkabı imalatı zanaatını öğrenmek. Yanına çırak olarak girdiği ayakkabıcıda uzun süre çalışmasa da hayat boyu ayakkabının kalitesinden anlayacağı bir bilgiyi edinmişti. Dönemin şartları içinde bir nevi şimdinin Amerika'ya gitmesi gibi sayılabilecek bir kararla 1952 yılında Samsun'da açılan PTT sınavına girmiş ve devlet memuru olarak yeni bir hayata başlamıştı. Önemli bir azim ve sınıfını değiştirmek için güçlü bir teşebbüs. Esasen bu tutumun çok yaygın bir karakteristik olduğunu, Türkiye'nin yaşadığı hızlı dönüşümün ardındaki en önemli sebeplerden birisi olarak sayılması gerektiğini söyleyebilirim. Aynı hayat anlayışıyla kuruş kuruş biriktirerek beş yüz metrekare bir arsa almış ve neredeyse elleriyle oraya kerpiçten bir ev dikmişti. Yetmişli yıllarda bir küçük memurun maddi şartları içinden başını sokacak bir ev çıkartabilmesi kolay değildi, benzerleri gibi o da kolay olmayanı başardı. Bunun bedelini de ödedi. Postacı Osman'ın çocukları onun elbiselerini küçülte küçülte giydiler, yıpranan yerler yamandı, kurban bayramlarında kurban kesememenin o tuhaf hüznünü yaşadılar. Evin içine girdiğinde iki odası tamamdı, üçüncü odasını yaptırmak için dikiş makinesi, halı, koltuk takımı gibi eşyalarını satmak zorunda kaldı. Eşyaların ardından bir ağıt tutturan anneme, "Üzülme, kısa bir süre sonra sana daha iyisini alacağım," demişti. Daha iyisini de çok geçmeden aldı. Postanede çalışırken kahveden ısmarladıkları çayların iki şekerinden birisini zarfa koyup, biriktirip eve getirmesinin de bu borç ödemelerinde bir yeri olsa gerektir. Bu tür küçük ayrıntılar bizim kuşağımız tarafından iyi bilinir, şimdiki kuşakların "Bu cumhuriyeti nasıl kurduğumuzu ve nasıl yaşattığımızı" anlamaları bakımından da önemlidir. Devletin silgisinden kâğıdına, sandalyesinden kapısının örtülme biçimine kadar her türlü varlığını titizlikle korudu, başkalarını uyardı, hatta bu sebeplerle kavgalar etti. Memuriyet hayatının son döneminde PTT şefi oldu. İşten kaytarma sayılabilecek hiçbir girişime izin vermedi, görevlerini büyük bir ciddiyetle yaptı, amirlerinin taltif ve teşekkür yazılarını çerçeveletip evinin başköşesine astı. Tek geçim kaynağı olan maaşını kuruşu kuruşuna bilirdi. Artışları takip ederdi. Emekli olduktan sonra da kendisini PTT'nin bir parçası olarak görmeye devam etti, yabancılara kendisini "Emekli PTT şefi" olarak takdim etti. Son dönemlerinde sık sık hastaneye yatmak zorunda kaldı. Yaşlılığa ilişkin yetmezliklerin dışında özel bir rahatsızlığı yoktu. Fakat artık vaktin ve saatin geldiğini biliyordu. Doktorlar kendisine daha kapsamlı tahliller yapmayı teklif ettiklerinde kabul etmedi. Yaşlılığını ve bünyesinin zorlanacağını mazeret olarak gösterdi. Ama onlar gittiğinde satır arasında, kendi kendine söyleniyormuş gibi fısıldadığı "Seksen bir yaşına girmiş bir insana niçin devlet bu kadar masraf etsin," sözleri, geçmişte devletin kâğıdına, kalemine, masasına sahip çıkma ahlakının karakteristik bir uzantısından başka hangi anlamı taşır acaba? Seksen yaşındayken, bu seksen yılı düşünerek bana ne tavsiye edeceğini sorduğumda şunu söyledi: "Kim olursa olsun, sana ne yaparlarsa yapsınlar, sen iyilik et, insanlık et. Bugün olmazsa yarın sana döner. Çocuğuna döner. Bırak sana çocuğuna dönmesin, başkasına döner. Bir yerlerde muhakkak karşılığını bulur." Başkalarının tecrübesi bizleri yaşımızın yanılsamasından kurtaran bir nitelik olduğunda değerli değil midir? Belki bunu takdir etmek de ayrı bir öğrenilmişlik işidir. Emekli PTT şefi Osman Bostancı'nın hayat hikâyesi, bu ülkenin omurgasını oluşturan nice insanın hikâyesi. Onlar bu ülkenin kılcal damarları gibi vazife görmeye devam ediyorlar. Ülkelerin görünen ve muhakkak görünmeyen kahramanları vardır. Meçhul asker anıtlarının sembolize ettiği anlamı karşılayacak şekilde, hayali de olsa, hepimizin zihninde meçhul vatandaş anıtları bulunmaz mı? İyi vatandaşlar, dürüst insanlar. Onlardan birisi olarak İskilip mezarlığının sessiz bir köşesinde yatan babam, şimdi artık sadece dualara muhtaç.
|