Dedemlerin eski iki katlı evlerinde ortaokul sıralarına kadar oynadığımız oyunların eğlencesi hala içimdedir. Evet ortaokul sıralarına kadar oyun oynadık bizler. O zamanlar son model cep telefonlarımız, anında internete bağlanan bilgisayarlarımız yoktu. Okul yaz tatiline girdi mi kuzenler memlekete döner iki ayı beraber geçirirdik Oyuncaklarımız da öyle şimdiki gibi oyuncak mağazalarından, marketlerden, pazarlardan alınma değildi. Dedem kışın sobada yakmak için talaş alırdı. Kömürlüğe iner o talaşların içine elimizi daldırıp değişik kesim tahtalar bulurduk. Kare, yuvarlak bazıları vardı ki onu bulan şanslıydı. Üstten başlayan yuvarlak kısım aşağı doğru inerken boğum oluşturur sonra tekrar yuvarlaklaşarak aşağı inerdi. Bunlar şekilleri değişik olduğu için oyunlarımıza başka bir hava katardı. Kendi el emeklerimizle diktiğimiz bebeklerimizi karton kutudan yataklarında uyutur annelerimizin yardımıyla yapmaya çalıştığımız yorganları üzerlerine örterdik. Yediğimiz eti puf kaplarından tabak, tencere yapar yemekleri ocak diye gördüğümüz duvar çıkıntısında pişirirdik.
Bizim en hoşumuza giden mekân şüphesiz dedemlerin üst katıydı. Kullanılmayan malzemeler, anneannemin ekşimesi için koyduğu mavi leğendeki tarhana, konserveler, sepetler elekler daha sayamayacağım bir sürü alet edevat. Yukarıda bir oda ise çok kıymetli birine tahsis edilmişti. Oraya bizler giremez ve yukarda oynadığımız zamanlarda çok ses yapamazdık. Aslında böyle olması bizler hiçbir zaman söylenmemişti. Sadece biz böyle olması gerektiğini bilirdik. Oyunlarımız sırasında bazen elinde kenarı kırılmış pembe bir el küreğiyle çöp dökmeye çıkar bazen de oyunumuza bakıp geri içeri girerdi. En heyecanlandığımız zaman ise siyah ince bol pardösüsünü giyip, başına vişne çürüğü ve siyahlı minik minik çiçekleri olan eşarbını takıp elinde demir, kullanmaktan aşınmış pazar arabasıyla çarşıya çıktığı zamanlar olurdu. Yanına gitmeyi, konuşmayı çok ister, hayatını hep merak ederdik. Ama buna hiç cesaretimiz olmazdı. Çocuk aklımızın merak ettiği sorulara annemizin eteğine yapışarak cevap arardık. Kimdi,neden hiç konuşmazdı,hiçbir şey yemez miydi, peki tek başına otururken hiç sıkılmıyor muydu? Sorularımız çoğu zaman kısa ve net cevaplar bulur,fazlasını sormazdık. Zamanla sorularımızın arkası da kesildi. Sadece O bizim halamızdı, üzgün, acılar çekmiş, hala da yaşadıklarının tesirinden sıyrılamamış sessiz sakin halamız.
İçimde her zaman sevgi saygı ve merak duygusu bir arada büyüdü durdu. O bizim sessiz, suskun, merhamet tarafımızdı.Tarihin içinden çıkıp gelmiş,sanki hayal gibi hayatımızın bir kısmından gelip geçmişti.Sessiz sedasız irtihalinin ardından yine sessiz bir acı getirmişti içimize.Gidişinin ardından düzenlemek adına girdiğimiz odasından çıkan hatırları bir o kadar içimde acıtmıştır bir yerleri.Hala sakladığım ve saklamaya devam edeceğim kendi saçını kesip diktiği bebek,incileri,harika küpeleri ve elleriyle yaptığı inci süslü cüzdanı bendeki tek hatıradır.Sonra bir sürü fotoğraf çıktı odadan.Siyah beyaz,bir zamanlar mutlu,huzurlu,bir o kadar göz kamaştırıcı…Sanki bir masalı dinler gibi baktım fotoğraflara.Koltukta oturuşu,siyah boydan beli kemerli elbisesi ve incileri…İçime hayattayken onunla hiçbir şey paylaşmamanın,konuşmamanın ve ona Dedemizi anlattırmamanın pişmanlığı doldu.Bu pişmanlık etkisini artarak sürdürmekte şimdi.
Dedemiz dedim. Büyük dedemiz. Biz onu duvarda asılı duran tek portre fotoğrafından öğrendik. Ciddi, mağrur ve heybetli. Annem Atıf Hoca derdi ama bize dedemiz olarak belletirdi. Hakkında çok konuşulmaz sadece hüzünlü bir iç geçirmeyle geçiştirilirdi hissedilenler. Biraz büyüdüğümde aslında anlatılacak çok şey olduğunu anlar oldum. Atıf Dedemiz hakkında ailemizden her büyüğün anlatacağı az şey olmasına rağmen içlerinde bir sözcük deryası olduğunu bilirdik.Onun aileye geçen anılarında üzüntü,gözyaşı ve sitem vardı.Biz içimizde büyüyen sevgiyi saygıyı ise duvarda asılı olan fotoğraf karesine gösterir keşke ile başlayan çocukça cümleler kurardık içimizden.Bayram Arifelerinde kabre gidilir bu dünyadan göçenlere dualar edilirdi.Her arife Atıf dedeme gitmek isterdik; anneme bir keresinde sormuştum ama aldığım cevap beni daha da üzüntüye itmişti.Atıf Dedemizin gidecek bir kabir dua okuyup taşını okşayacağımız bir mekanı hiç olmamıştı.Çocuk aklım buna o zamanlar ermese de annemin yüzünde beliren üzüntünün etkisiyle daha da fazla soru hiçbir zaman sormadım.Zaten zaman içerisinde bizim sadece dede olarak bildiğimiz çok kıymetli insanın aslında bizler için dededen de öte olduğunu anlamıştım.O tarihin haksızlığa uğramış,zulüm edilmiş buna karşılık sessizliğini hiçbir zaman bozmamış,başını her zaman dik tutmuş,hesabını öte dünyaya bırakmış sayısız alimlerinden,kahramanlarından biriydi.İstiklal Mahkemelerinin ve sözde hakimlerinin! İşlediği cinayet ile insanlığın en kıymetli taşlarından biri kaybedilmişti. Bu konuda yazmak istediğim içimden coşup gelen kelimelerin, çocukluğumdan beri biriktirdiğim duyguların haddi hesabı yok. Ancak vatan hainliği konusunda eline su dökemeyeceğimiz insanlar ellerini vicdanlarına koyup “bu işin aslı nedir?” sorusunu kendilerine sorup azıcık da olsa araştırma yaparlarsa görmek istemedikleri hakikati her zaman gözlerinin önünde bulacaklardır.
Aradan 85 yıl geçmesine rağmen acısı içimizde tazedir. Acımızı az da olsa hafifleten ise, çok büyük yardım ve fedakarlıklarda bulunup İskilip’e getirilen Dedemizin artık bir kabrinin olması. Bu çalışmada emeği geçen, tüm imkânlarını kullanan herkes emin olun ki dualarımda. Belki ben bu ailede bir zerreyim ama gücümün yettiğince dualarım bu işi kolaylaştıran insanlarla. Allah sizlerden razı olsun…
Cenab-ı Hak bizleri öbür dünyada karşılaştırsın İnşAllah…