Son Eklenen Videolar

İskilip Üstünde Bir Karabulut Ağıtı
İskilip Üstünde Bir Karabulut Ağıtı
2008-06-13 13:57:02
İskilip El Sanatları ve Sanatkarları
İskilip El Sanatları ve Sanatkarları
2008-06-13 13:55:07
İskilip Şarkısı
İskilip Şarkısı
2008-06-13 11:01:43

Son Eklenen İlanlar



 
= Resimli İlan

İstatistikler

Üyeler: 713
Haberler: 736
Bağlantılar: 0
Ziyaretçiler: 1044597

Online Üyeler

Çevrimiçi üye yok

Kimler Online

Şu anda 55 ziyaretçi çevrimiçi
Aksiyon 789. sayısında Öztürk'le röportaj yaptı PDF Yazdır E-Posta
Pazartesi, 18 Ocak 2010
Pazartesi, 18 Ocak 2010 | 838 defa okunmuştur.
Sample Image
Aksiyon dergisi bu haftaki sayısında Orhan Öztürk'e dört sayfa ayırdı. Önce atanmış  sonra seçilmiş daha sonra tekrar atanmış olması nedeniyle farklı bir konumda bulunan Öztürk 4 sayfalık röportajında İskilip'e ilişkinde bazı açıklamalarda bulundu.
RÖPORTAJIN TAMAMI İÇİN
En büyük yolsuzluk devletçiliktirBu başlıkla ilgili izahı da hesabı da çok kısa. Kendisi 20 yıllık bürokrat ama en ağır eleştirileri bürokrasiye yöneltiyor. Hem atanmış' hem de 'seçilmiş', seçilip de makam arabasına kadar her şeyi özelleştirmiş birinin devlet eleştirisi bir hayli sert. 

MUHSİN OZTURK (Röportajı yapan)

   

"Kamu kurumu mahiye­tinde bir meslek örgü­tüyüz, kamu yararı gözetiyoruz..." diyor televizyonda eczacı­lar adına konuştuğu anlaşılan kişi. Her şey o kadar kamu merkezli ki devletle iliş­kisi olmayan pek çok meslek de tıpkı ga­zetecilik gibi 'kamu hizmeti' gördüğü id­diasıyla kendini takdim ediyor Türkiye'de. Kamu hizmeti ve yararı her şeye anlam katan sihirli bir meşruiyet aracı sanki. Bir yerde devlet alanını işaret eden 'kamu hizmeti' ve bürokratlar bahsi var ki çeyrek asırlık kamu görevlisi Orhan Öztürk'ü dinledikten sonra aslında nasıl mayınlı bir arazide dolaşıp durduğumuzu görmek zor olmuyor. O, 24 yıl önce başladığı kaymakamlık görevini İstanbul Kücükçekmece'de sür­dürüyor. Yarım asırlık bu zaman dilimin­de hem kendisi hem Türkiye değişti. De­yim yerindeyse bir çağ kapandı, bir çağ açıldı. Kendi meslektaşlarından bir farkı; 19 yıl sonra 2004 yerel seçimlerinde mül­ki amirliğe ara vererek, 'memleketime karşı askerlik görevimi yaptım' dediği Ço­rum İskilip'ten belediye başkanı seçilmesi ve dört yıl görev yaptıktan sonra tekrar İs­tanbul vali yardımcısı olarak mülki amir­liğe dönmüş olması. Bu hususiyetlere sa­hip, belki de ilk kişi o.        

Orhan Öztürk, 1992 yılında "Kaymakam'ın isyanı" başlığıyla Milliyete haber olur. Diyarbakır Dicle ilçesi kaymakamı iken, yollar karla kaplanınca icralık dozerleri işe koşan ve o yolları açtıktan son­ra da valilikten istediği cüzi ödenek yeri­ne sadece prosedürle ilgili "Köy Hizmet­leri ile görüşmeli sonra..." minvalinde na­sihat dinleyen Öztürk, bürokratik yapıya ilk büyük isyanını dillendirir: "Sosyal problemleri çözmeyen, bu adamları dağa gönderen biziz. Sonra 'Niye gittiler?' diye soruyoruz. PKK'nın, terörün altında dev­letin bu tavrı da var. Terör sadece adam öldürmek değildir." Yenilir yutulur cinsten değildir bu söz­ler. Soruşturma açılır, halk imza toplar, basın olayın peşini bırakmaz, bu arada ay­nı validen terörle mücadeledeki üstün katkısını teslim eden takdirname gelir. "Kaldık mı iki arada bir derede! Sonra ben de üst yazıyla iade ettim. Onun üzeri­ne film koptu. Ordu Kabadüze tayin edil­dim. Terörün en yoğun olduğu zamandı, halkla içli dışlı olduk, haliyle uğurlama Elazığ hududuna kadar uzandı." Kendilerine değer veren idarecinin bu şekilde tayin edilmesini 'devletin bir ayıbı' olarak algılar Dicle halkı, uğurlama­da bu tepkisini gösterir. Üç yıllığına niyet­lendiği Doğu görevi bir yılda sona eren Orhan Oztürk'ün lafı eğip bükmediği bel­li, nitekim bir yıl sonra Günaydın gazete­sindeki bir yazı dizisinde millî güvenlik konsepti içinde Türkiye'de idari federaliz­me geçilmesi gerektiğini yazar; ama bu sefer 'sen ne diyorsun?' diyen bile çıkmaz. Türkiye'de bütün tartışmaların seçilmişlik ve atanmışlık çerçevesinde cere­yan ettiği düşünülürse, siyaset bilimine il­gisini sisteme ve güncel sorunlara dair ciddi makalelerle belli eden, hem seçilmişliği hem de atanmışlığı yaşayan Orhan Öztürk doğru isim olurdu. Zira kendisi devletin icrai fonksiyonuna ve bürokratik yapısına da ağır eleştiriler getiriyor. "Dev­letçilik en büyük yolsuzluktur!" diyor me­sela. Ama önce onun hikâyesini tamamla­yalım. Bir hayli sert bürokrasi eleştirisi fikrine ne zaman aşina olduğunu sordu­ğumuzda "Galiba Amerika'da bir yıl kaldı­ğımda." diyor. Hoş, 90'lı yılların başında devlet sisteminin demokratikleşmesine dair tahlilleri bugün tazeliğini korumak­tadır. Bunun üstüne altı buçuk yıl Vali Re­cep Yazıcıoğlu merhumun yanında, biraz da onun talebiyle Erzincan ve Denizli'de vali yardımcılığı yapmanın etkisi var. Orhan Oztürk'ün söyledikleri elbette ilk defa işitilmeyecek, zaten o iddiada de­ğil. Farklı olan 20 yıldır dile getirdiği fikir­lerini serbest seçime katılarak bizatihi ger­çekleştirmiş olması. Denizli vali yardımcı­lığını bırakıp AK Parti'den İskilip belediye başkanı seçildikten sonra belediyeye ait otobüsleri, hamamı, mezbahayı, lojmanla­rı akla gelebilecek her şeyi özelleştirir, ya­ni satar. Büyük de tepki alır. Makam ara­basını bile özelleştiren başkandır o. 2004'te mazbatayı aldığında belediye per­soneli sayısı 280 iken ayrıldığında bu sayı 87'ye iner. Neredeyse yarım asırlık ömrü olan araçlar elden çıkarılır, yenileri gelir. Öztürk, devleti sadece güvenlik ve adalet hizmetinde görmek isteyen iflah olmaz bir liberaldir aslında. İskilip'te bunun uygulamasını gerçekleştirir. 2 trilyon lira kıdem tazminatı öder. "İskilip gibi bir yerde bu parayla pekâlâ göz boyayabilirdim." diyor; ama yapmaz. Belediye meclis toplantısında ilk aldığı karar kentin iki buçuk kat genişletilmesi olur. Şehirlerin çarpık çurpuk, sadece iki caddesinde hayatın sürdüğü, kaçak katlara sonsuz müsamahanın gösterildiği, bahçeli evlerin hayal olduğu sıkışık koridorlara dönüşmesinin sorumluları aslında şehrin ileri gelenleri ve dolayısıyla belediyelerdir. Aynı zamanda meclis üyeleri olan şehir esnafı ve eşrafı, şehirlerin serpilip yayılmasını istemez, imar alanları açılmaz, merkezdeki dar alandaki büyük rant her zaman korunur. Yani tek suçlu sadece elini kolunu sallayarak şehre gelen göçmen değildir. Nitekim "İskilip'e giderseniz beni etrafa sorun, merkezdekiler beni sevmez." diyor Öztürk.  Sorun 50 kişilik işin 250 kişi ile yapılmasında yatıyor. 670 bin kişinin yaşadığı Küçükçekmece'de belediye per­sonel sayısı 670 iken, 20 bin­lik İskilip'te 280 kişinin ça­lışması doğal ve doğru değil­dir zaten. İskilip'te ne yapa­cağını daha gelmeden açıkla­mış ve yapmış. Ne bir talep ne de öneri vardır. "Personel sayısını 500'e çıkarsaydım kimse 'Bunu niye yapıyor­sun?' demezdi. Birçok akra­bamla küs oldum. Saçlar git­ti. İşten çıkarırken oy vermeyenlerden başlamadım tabi. Amcamın oğlunu bile çıkar­dım. Öbür türlü çıkarsan za­ten vururlar seni." İskilip halkı yine AK Partili adayı belediye başkanı seçmekle yapılanları dolaylı olarak onaylamıştır üstelik.     

Öztürk'e göre, kamunun iflasının temelinde devlette, bakanlıklarda, zarar eden kuruluşlarda ihtiyacın en az 5-10 misli personel çalıştırıl­ması yatar. "Devletteki bü­rokratla iki Türkiye yönetilir. 250 personel varsa, bana nitelikli elaman lazım desen 20 tane çık­maz. Kamuya giren 'Katolik nikâhı' ile girdiği için çok becerikli de olsa iki sene sonra bu özelliğini kaybeder, sıradanlasın " Türkiye'de yaşanan krizlerin temelinde paradoksal olarak icrai fonksiyonu artan güçlü bürokratik gelenek yatıyor ona gö­re. Devlet Tanzimat'tan Cumhuriyete toplumun bütün meselelerinde doğrudan icraata girmiştir. Modern ulus devletlerin vazgeçilmez bir unsuru olmakla birlikte bürokrasi toplumun kılcal damarlarına kadar girer, iş yaptırma, hizmet alma sis­temlerine iltifa etmez. Dolayısıyla seçim­le gelen hükümetlerin ancak yüzde 20'ye hükmedebildiği, yüzde 80'lik alana atan­mış bürokratların hükmettiği bir yönetim sistemi oluşur. Garabet de burada başlar. Siyasetçi, kendisinden çok bürokrasinin günahlarının da hesabını vermek mecbu­riyetinde kalır, daha kötüsü siyaset üret­me kabiliyetinden yoksun kalır: "Siyaset­çi hep misafir sanatçı konumunda kaldı. Üstelik yüzde 20'lik güce sahip siyasetçi­nin imajı çok bozuk. Aslında bürokratın imajı çok bozuktur, vatandaş bu tarafı görmediği için düzgün zannediyor. Siya­setçi, bürokrasinin eksikliğini tamamla­ma konusunda durumdan vazife çıkaran, bürokrasinin işine gerekli gereksiz karı­şan, rol çalan bir konumda. Bürokrasi hem fonksiyonunu ifada yetersiz hem de eksikliğini tamamlamak zorunda kalan si­yasetçi ve diğer kesimlere aşağılayıcı göz­le bakıyor. Şurada bir yangın çıktı diye­lim, bürokrasinin tavrı 'bir bardak suyu getir, yangına dök' şeklinde. Yangın büyü­müş büyümemiş, çok umurunda değil. Vatandaş bürokrasiden hesap soramıyor. Hesap soramadığı şeye karşı da saygılı ol­mak durumunda. Öbür tarafa hem hesap soruyor hem de gereken saygıyı duymu­yor." Görevini ihmal ve tembellik ettiği için işinden ayrılan bir memur hatırlamadığı­nı söylüyor Öztürk. Başarıda ve başarısız­lıkta 65 yaşına kadar devletin hizmetinde kalmak kaydıyla imza atılmış bir 'Katolik nikâhı' demişti memurluk için: "Başarısız olmaya müsaade etmeyen, riskin, rekabe­tin olmadığı bir alanda 65 yaşma kadar çalışma imkânı olan başka ülke yok dün­yada. Olması da düşünülemez." Aslında bütün mesele devletin rolünde yatıyor. Devlet olması gereken yerde yok­ken, olmaması gereken yerde vardır. Ada­let hizmeti eksik aksak yapılırken devlet 'Tekel' işine girer. Sokaklarda adalet talebi ile yürüyüşler olmazken Tekel işçilerinin yürümesi aslında bu garabeti yansıtır. İşi değil işçiyi ve memuru koruyan bir sistem­dir bu. "Biz devletten ülkeyi geliştirmesini ve kalkındırmasını bekliyoruz; ama onun işi bu değil. Devlet tamamen emniyet ve adalet sağlaması gereken hatta sadece ada­leti tesis etmesi gereken bir yapı. İngilte­re'de polis karakollarının etrafındaki gü­venliği bile özel şirketler sağlıyor."Peki, genelde atanmış bir kişi için seçilmişlik nasıl bir duygu? Seçilmek, halk desteğine sahip olmak, atanmışların asla anlayamayacağı bir şey ona göre: "Müthiş bir duygu. Seçilmeyenler bilemez. 'Be­nim arkamda şu kadar oy var, şu kadar imza var' diyorsunuz. Seçildiğiniz zaman sizi seçenlere karşı minnettarlık duygusu ve bir şeyler yapma isteği doğuyor. Ayrıca milletten yetki almış bir siyasetçi ve yöne­tici yetki almamış kişileri ciddi bir muha­tap olarak görmüyor. O yüzden gelecek dönem seçimle gelmiş cumhurbaşkanı çok güçlü bir kişi olacak." Üstelik seçilmiş ve atanmışın halka yaklaşımı taban taban zıttır. "Küçükçekmece Türkiye'nin bir minyatürü. Her ke­simden insan var. Belediye başkanı her kesimin oyunu almak için bu Alevi, bu Kürt, bu Sünni demeden ayağına gidiyor. Biz ne yapıyoruz; 'onlar bölücü, şunlar ir­ticacı, bunlar Alevi, ötekiler devlet düş­manı' diye kendimizce tasnif ediyoruz. Oy alma mecburiyetimiz yok, bu olma­dan saltanat sürebiliyoruz. Belediye baş­kanı için öteki yok, bürokrat için yeri gel­diğinde herkes 'öteki'. Ben bölüyorum. Herkes için bir mazeretim ve gerekçem var. Onun için Türkiye'de sorumluluk noktasındaki bütün yöneticiler seçilerek gelmeli. 'Seçimde iyisi gelir' diye bir kural da yok. Beğenmediğin zaman değiştirme şansın var. Ama atanmışı değiştiremez ve ondan hesap soramazsın." Yani aslında vali ve kaymakam da seçimle gelmeli. Cumhurbaşkanı, yani en tepedeki seçili-yorsa alttakiler de seçilmeli. Gerçi bürok­ratlardan pek ümitli değil; çoğunun ken­di köyünde bile muhtar seçilemeyeceğini düşünüyor.        

Özel sektörde başarısız olan bir kişi makamını ya da siyasetçi seçilemediğinde milletvekilliğini, belediye başkanlığını kaybedebilmekte; ama onlara bağlı olarak görev yapan bürokratın böyle bir riski yoktur: "Hâlbuki idari noktadaki bürok­ratların seçimle gelenlere bağlı olarak gel­mesi ve gitmesi lazım. Siyasetçinin, hükümetin başarısını tayin eden insanlar bunlar. Bir bakan bazen bir daire başkanı­nı bile değiştiremiyor." İyi kötü işleyen; ama Öztürk'ün tabi­riyle 'istisnasız hiçbir şeyi iyi yapamayan devlet mekanizmasının bir bedeli var; o da geleceği kaybetmektir. Modern bir devlet olamamak, toplumun ihtiyaç ve beklentilerini karşılayamamak... Ve iddi­alı bir toplum, iddialı bir devlet düşüncesinden uzaklaşmak: "Finlandiya çok zen­gin, çok gelişmiş bir ülke ama dünya ile il­gili bir iddiası yok. Ama bu kadar fakirli­ğime rağmen benim var. İddia sahibi isem buna göre bir yapının olması lazım. Dün­yayı yöneteceğim' diyorsun, kendini yö­netmekten acizsin. Bu da mutsuzluk ve eksiklik duygusuna yol açıyor." Memurlaşmak ve bürokratik davranış alışkanlığı sadece devlette değil, devletin etkilediği her alanda; partilerde, meslek odalarında, müteahhitlerde kendini gös­terir. Yani aslında herkes yağmuru yemiş­tir. Kendisi gibi devlet bürokrasisinde ay­nı görüşü paylaşanlar (ıslanmayanlar) var mıydı acaba? "Böyle düşünenler var ama bu tür insanların geldiği konumdaki uy­gulamalarına bakınca aslında öyle olma­dıklarını anlıyorsunuz. Çünkü devlette yukarı doğru çıktıkça insanların kimyası değişiyor. Alt kademede söylediklerini yu­karıya doğru çıktıkça unutuyorlar. Bakan­lığı 300 kişiyle yönetirim diyen bir bakan hatırlıyorum, hiçbir şey yapmadan gitti."    

Islahı gayr-i kabil. Kullandığı tabir bu. Yani 'iyi' adamlar atanarak düzelecek bir sistem değildir bürokrasi. Köklü bir anla­yış ve mantalite değişikliği gerekmekte­dir. Bir hastane düşünün ki başhekimleri bazen sağcı bazen solcu, bazen dindar ba­zen dinsiz olabilmektedir; ama o kuyruk­lar hiç bitmemektedir. Çünkü bunun kişi­lerle değil, sistemle alakası vardır. "Dışiş­leri bürokrasisini düzeltebilir misin? Bü­tün yurt dışındaki vatandaşlar hatta bura­daki bürokratlar bile şikâyetçi. Düzeltilir mi? Mümkün değil. Tek tek çok iyi yetiş­miş kişiler. Bürokratın iyiliğinin ya da kö­tülüğünün hiçbir önemi yok. Hükümetler bürokratik kadroyla oynayarak yapıyı de­ğiştireceğine inanıyor. Kadrolar değişiyor ama sorunlar değişmiyor; çünkü anlayış aynı. Özal kadro değişikliği ile uğraşmadı, zihniyeti ve yapıyı değiştirdi. Elbette bazı kadrolar da değişti ama eski kadrolarla ça­lıştı ve onları dönüştürdü. O yapıyı değiştirmeseydi hâlâ aynı yerdeydik."             

Bir de güçlü devlet güçlü demokrasi' meselesi var. Orhan Öztürk hüküm cümlesini kuruyor. "Devletin icraata girerek güçlü olduğu bir ülkede özgürlük olmaz." Ona göre zaten Türkiye'de en büyük insan hakları ihlalini yapan kurum devlet, tüke­tici hakları ihlalinde de birincilik devletin elinde, çünkü devlet en büyük üreticidir. "Üretimin yüzde 70'i devlete ait. 'Biz tü­keticiyi koruyacağız' diyoruz. Bu, rahmet­li İnci Babanın temiz toplum kampanya­sına destek vermesi gibi bir şey. İnsan haklarını ihlal eden devlet, insan hakları­nı önleme büroları, müsteşarlığı, bakanlı­ğı kuracak."              

Hiyerarşik ilişki içinde kâr zarar hesabı yapılmayan ve hayatın her alanını kuşatan bir devlet mekanizması olsa olsa tam ko­münist sistem olur, bu da yeni bir fikir de­ğil zaten. "Türkiye'de komünizm güçlü bir şekilde devam ediyor. Yatay ilişkiler ve sivil oluşumlar cılız!" Bu, ona göre dışarıya, re­kabete açık, devletin tamamının icraatın içinden çıktığı, yerel yönetimlerin güçlen­diği bir sistemle ancak aşılabilir: "Dünya­daki zengin ülkelerin çoğuna bakın, ne ka­dar çok yönetici seçilerek geliyorsa c ülke­ler o kadar zengin, o kadar demokrat."        

Orhan Öztürk'e göre devletçilik en bü­yük yolsuzluk ve aslında bu basit bir hesa­ba dayanıyor. "Devletçilik, kaynakları meş­ru ve yasal bir şekilde heba eden bir anla­yış. Gayrimeşru bir şekilde heba edildiği zaman birileri el atar; ama öbür türlü işin tedbiri yok, herkese normal geliyor. 200 milyarlık bir yatırım yapıyorsun, bu 700 milyara çıkıyor, kimse bu­nu 'yolsuzluk' olarak gör­müyor. Ama 200 milyarlık yatım içinde 25 milyarı ce­be atmayı yolsuzluk olarak görüyor. Bu yolsuzluk türü dünyanın her ülkesinde var. Ama gelişmiş bir ülke­de 200 milyarlık yatırımı 700 milyara yaptırmazlar."          

Özel idare kanunu ile birlikte valilik yetkilerinin kısıtlanmasından sonra 3-4 vali 'artık bu iş yapılmaz' di­ye istifa eder. Vali ve kay­makamlıkların eskiden ol­duğu kadar kudretli ma­kamlar olmamasını bir nor­malleşme göstergesi olarak okuyor: "Bu meslek mensuplarının havasından geçilmediği dönemlerde milletin anası ağladı. Doğuda karakola girip de jandarma ya da polisten bir şekilde terslenmemiş, hakarete uğramamış, dayak yememiş kaç kişi vardır? Adam gibi girip adam gibi çıkan yoktur." Bir de resmî kurumda bir şey yapmak için tanıdık birinin olması şart gibi bir algı var­dır, hele Doğuda tamamen böyledir. Vatan­daş normal yollarla işinin rahat çözülebile­ceğine inanmıyor. Ve resmî daireye sıkın­tıyla giren insanımız var. Bu algının terör­den daha tehlikeli olduğunu fark eden yö­netici kesimi de yok. O zaman iş düşüyor siyasetçiye. O sebeple siyasetin alanının ge­nişletilmesi gerekir."            Orhan Öztürk, burada ve belki daha önce defaatle dile getirdiği görüşlerinden dolayı devlet bürokrasisinde yükselir mi bilinmez; yükselirse amenna,  yükselmezse de 'kendim değil ama fikirlerim iktidarda' diyeceği günler diliyoruz.  

 

+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
+/- Yorumlar
Yeni Ekle

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( Salı, 19 Ocak 2010 )
 

3 Günlük Hava Tahmini

Yazarlarımız